Kendine Bakmak ya da Bakmamak, İşte Bütün Mesele Bu – mu?

Bugün için farklı bir yazı vardı aklımda fakat bunun yerine dünkü yazıyla ilgili bir mesaj paylaşmak istedim.

Kırklı yaşlarının sonlarına yaklaştığını söyleyen ve neden yazma ihtiyacı duyduğunu kendisi de bilmeyen E. iyi bir firmanın finans bölümünde çalışıyormuş. Tabii eskiden. Otuzları bitmek üzereyken evlenmiş. Evlenir evlenmez de tüp bebek yöntemi ile ikiz bebeklerine hamile kalmış. ‘Şimdi kendime itiraf edebiliyorum ki zaten anne olmak için evlenmişim,’ diyor. ‘Finanstaysanız, geç saatlere kadar çalışmanız, bilanço çıkartmanız, bütçe hazırlamanız, bitmeyen toplantılar yapmanız gerekir. Kocamla konuştuk ve iki bebekle bu işin yürümeyeceğine karar verdik. Bir süreliğine işe ara verdim. Kendimi bildim bileli çalışıyordum. Öğlene kadar uyumak, hamileliğin de rahatlığıyla görüntüme takılmamak, akşama kadar kocamın pijamalarıyla o koltuktan kalkıp bu koltuğa yatmak o kadar rahat geldi ki doğurup işe dönmek kabus gibi gelmeye başladı. Bebekler doğduktan sonra işe dönmeye hevesli gibi davrandım ama aslında hiç istemiyordum. Hep bir bahane buldum. Dün yazınızı okurken kendimi gördüm sanki.

Evlenince Çalışacak Mısın?

Kadınların çoğu zorluklara katlanmak için, yoğun ve stresli şartlar altında çalışmak için, para kazanmak için motive edilerek büyütülmez. Seçeceği mesleğin kendisini geçindirmeye yetip yetmeyeceği onunla tartışılmaz. ‘Nasılsa evlenecek, ona bakacak bir kocası olacak, çalışsa bile aldığı maaşla ev geçindirmesi gerekmeyecek‘ olduğundan mesleği konusunda yapılan telkinlerin büyük kısmı ‘kadınlar için rahat’ olacağı düşünülen, ‘hafif’ ve mesai saatleri müsait meslekler olur. Kadının mesleği ne olursa olsun maaşı ikincil maaş, evin geçimine ‘katkı’ sağlayan para olarak görülür. Kocasından fazla kazanıyor olması bile önemli değildir hatta. Tutarından bağımsız olarak kadının kazandığı para, ek kazançtır. Dolayısıyla kadının çalışmasının kolaylıkla gözden çıkartılabilir olmasına çanak tutan da budur. Hem kadın için hem erkek için. Bu nedenle evlenmek üzere olan ‘çalışan kadın’ en sık ‘evlenince çalışacak mısın,’ sorusunu duyar. Ve aslında içten içe bunu kendisi de merak eder; ‘çalışmama izin verecek misin?’

Erkeğin İzin Verdiği Kadar Feminizm

İkinci Meşrutiyet Döneminde ancak gün yüzüne çıkabilen kadınlar ve bu dönemde benim Türkiye Tipi Feminizm adını verdiğim bir dönem var. Batılılaşma ile çocuğun ve çocuğu büyüten olarak kadının değerinin artmaya başladığı bu dönemin feminizmi komik bir biçimde erkekler tarafından inşaa edilmiştir. (Halbuki çok öncesinde de Osmanlı’da kadınlar haklarını almak için çırpınmaktadır) Mesela ilk kadın dernekleri, siyasi partilerin kadın kolları, kadın dergileri ve gazeteleri erkekler tarafından kurulmuştur. Bunun nedeni kadınların bunu yapamayacak olması değildir elbette. Ya da gerek görmemeleri değildir. Fırsat verilmemesidir. (Çoğu kadın erkek ismi ile bu dergi ve gazetelerde yazmıştır mesela. Yani söyleyecek sözleri vardır ama kadın olarak ciddiye alınmayacaklarının farkındadırlar.) İşte bu dönemde ilk kez kadının eğitimi ve çalışması desteklenmeye başlanır toplum tarafından. Hatta Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi isminde bir cemiyet bile kurulur. Ama bunun tek bir nedeni vardır. Kadının aileyi (erkeği ve yetiştireceği çocuğu) yücelteceği düşüncesi. Kadın kendisi için değil kocası ve çocuğu için eğitim almakta ve onlar için çalışmaktadır. Bu esnada sık sık önceliğinin anneliği olduğu ve evin dışındaki işlerinin asıl sorumluluklarını aksatmaması gerektiği kendisine hatırlatılır.(O dönemde de buna itiraz eden kadınlar vardır tabii ki ancak sesleri duyulmaz) İşte, ancak on dokuzuncu yüzyılda evinden dışarıya çıkabilen kadının emeğinin, o zamandan beri gerçek bir değeri yoktur toplumun gözünde. Ve kadın bunu bilerek, göze alarak seçer mesleğini. Asli görevinin evin içinde olduğunu örtülü bir biçimde bilerek. Bir gün bırakacağının örtülü bir biçimde bilincinde olarak.

İşte bu ‘örtülü mesajlar‘ kurtulmamız gereken ilk şey olabilir. Bu mesajlardan kurtulmadığımız sürece zihnen erkeğin kadına bakmak zorunda olduğu, kadının çalışmak zorunda olmadığı gibi gizli/açık önyargılarımızdan kurtulmamız mümkün değil.

Çalışmanın ‘bakmak’ meselesi değil üretmek meselesi olduğunun, insanın kendini gerçekleştirebilmek için üretmesi gerektiğinin ve kendini gerçekleştiremeyen insanın doyuma ulaşamayacağının farkında olmamız gerek.

Sindrella Kompleksi ve Kuklanın Ruhu

Geçtiğimiz yıllarda Facebook’ta ‘Yeni Gelinlerin Tatlı Telaşı’ isimli bir sayfa açılmıştı. Sonrasında daha önce hiç maruz kalmadığımız bir kesimin davranış biçimlerini görmeye başladık: Yeni evlenmiş olan genç kadınlar, (çok) pembe ve (çok) fistolu, (çok) fırfırlı, (çok) peluşlu evlerinde, kocişlerine hazırladıkları sunumlarla o kadar mutluydular ki yaşamları gerçekten bir evcilik oyununa benziyordu. Sürekli temizlik yapıp evin bir yerlerini süsleyerek, aşk yazılı tabaklarla zeytin sunumlu kahvaltılar hazırlayarak, ‘kocişi getirir gelini pişirir’ tabelası önündeki ocaklarda çorba pişirerek insan nasıl bu kadar mutlu olabilir, bu bir tür mutluluk tiyatrosu mu bir türlü akıl erdiremedim.

Uzunca bir süre ve merakla izledim bu sayfayı. Elbet bir yerde hayatın bu olmadığının farkına varacak ve ne yaptıklarını sorgulamaya başlayacaklar diye düşünüyordum ancak ben bir süre sonra bıktığımda onlar hala en az kurdeleyle en fazla süs nasıl yapılır, onu tartışıyorlardı.

Bunları bir kesimi küçümsemek için yazmıyorum. Zaten beni tanıyanlar bilir ki insanları yargılamak ya da küçümsemek tercih edeceğim bir şey değildir. Ancak davranış biçimleri üzerinde çok fazla düşünürüm. Bu sayfa da bu nedenle bu kadar ilgimi çekmişti zaten. İnsanın nasıl başka bir insanın hayatında yaşamaktan bu denli zevk alabileceği, kendine ait bir yaşamı elinin tersi ile nasıl itebileceği ve olabileceği pek çok şey varken neden gerçek bir rol değil de bir yan rolü hevesle oynayabileceğini çok merak etmiştim. Bir evi süpürürken ya da ocakta bir çorba kaynatırken ortaya bir kişilik koymanıza gerek yoktur zira. Kendi değerinizi düğününüzde takılan altınlar -yani başkalarının biçmiş olduğu değer üzerinden- tanımlarken, diğerlerinden hiçbir farkı olmayan bir evi döşerken, birinin ‘getirdiğini’ pişirirken… İki yetişkin insanın evli olmasından başka bir şey var gibiydi o yaşamların içinde. Hepsinin küçük farklar dışında birbirinin neredeyse aynı olması mı bu kadar etkiledi beni bilmiyorum. Ama epeyce kafamı kurcaladı.

Kuklanın İpleri ve Seçmekten Kurtulma Mutluluğu

Bir süre sonra John Gray’ın ‘Kuklanın Ruhu’ kitabında ‘Özfarkındalığın özgür yaşamın önünde bir engel oabileceği’ iddiasını okuyup ne demek istemiş olabileceğini düşünürken aklıma düştü bu davranış biçimleri. Başkası tarafından yönetilmenin özgürlüğün tek yolu olduğunu anlatır kitabın bir bölümü. Der ki; Özgürlük insanların seçme yükü altında ezilmeyecekleri bir durum olabilir ancak. Zannettiğimiz üzere tercih yapabilmenin gerçek özgürlük olmayabileceğini tartışır. Zira seçmek sıkıntı verir ve özgürlüğün düşüncesi içerisindeki mutlak mutlulukla çelişir. İnsanın tercih yapmanın sıkıntısından kurtulmak için kendi adına kararların verildiği bir yaşamı tercih edebileceği fikrini ilk kez algıma düşüren ve bir türlü cevabını bulamadığım o sorunun yanıtını veren de bu kitap oldu. Modern hayatın ‘karar alma yorgunluğu’ denen illetinden kaçmanın konforlu bir yolu olabilir miydi bu yaşam biçimi? Bence sıkıcı görünüyor ama ilk anda geleceğe dair kaygınızın olmaması ve bütün önemli kararların zaten sizin adınıza alınmış olduğu bir yaşamda bir şey düşünmek zorunda kalmadan yaşamak insanın kulağına biraz hoş da gelmiyor değil. Öyle değil mi?

Colette Dowling de Sindrella Kompleksi isimli kitabında çağdaş kadının bağımsızlık korkusunu ele alıyor. Kitap bağımlı yetiştirilen küçük kızın bağımsız olma korkusu üzerinden kadının aslında içten içe çaresiz bir biçimde bağımlılığı isteyen yapısını, kendi başarısına bu korku nedeniyle ket vuruşunu anlatıyor. Ancak yazarın kitabın girişinde ‘bakılmanın’ kendisine verdiği huzuru anlatırken çizdiği profil tam olarak yazının girişinde bahsettiğim ve karşılaştığım dönemde bir türlü anlam veremediğimi söylediğim davranış biçiminin tanımı gibi. İlk eşinden ayrıldıktan sonra kendisine ve iki çocuğuna bir süre kendisi baktığı -bakabildiği- halde yeniden hayatına bir erkeğin girmesiyle -kendine bakma- seçeneğini hayatından nasıl hızla çıkarttığından, gelecek kaygısı duymadan yaşamanın onu nasıl cezbettiğinden ve faturalarını ödemeye yetebilecek kapasitesi olduğunun farkında olduğu halde onun işine dönmek yerine kızının odasındaki halıya uygun perde dikmekle nasıl oyalandığından, sevgilisinin evin giderlerine katılmadığı konusundaki eleştirisinin onu nasıl incittiğinden dürüstçe bahsediyor. Kitabın arka kapağında ‘Yalnız olmaktan nefret ediyorum. Keseli hayvanlar gibi bir başkasının derisinin altında yaşamak isterdim. Emniyette olmayı, sıcak, bakılıp gözetiliyor olmayı, havadan hatta yaşamdan daha çok istiyorum.’ diyor. Kitabın genelinde neden bir kadının bunları istediğini tartışıyor zaten. Küçük kız çocuğu böyle büyütüldüğü içi kadınların hayatının sorumluluğunu almayı neden kangurunun kesesinde geçirmeyi tercih edebildiğini.

Aradığım yanıtları bulmuş olmanın rahatlığı var üzerimde. Ve bir de bunların aydınlattığı zihnimle, yetiştirdiğim çocukların düşünceleri üzerinde ve kendi hayatım üzerinde yapabileceğim değişikliğin ümidi.

Çocukların kendilerine yetebilme kapasitelerini geliştirerek büyümeleri ve hayatlarının sorumluluğunu alabilmeleri değerli. Kız da olsalar oğlan da olsalar.

Bu hayat benim. Bu beden benim. Bu karar benim diyebilmeleri ve asıl önemlisi gerçekten bunların, kendilerinin olması.

Çözümün parçası olmaya çalışmıyorsan sorunun parçası olabilirsin

Feminizm, mücadelesinin karşısına ‘erkeği’ koyduğunda ya da feminizm tanımı dönüp dolaşıp bir şekilde buna indirgendiğinde kaybetti.

Kendini anlatabilmek için kısıtlı imkanlara sahip olan ve yanlış anlamaya, çarpıtmaya son derece gönüllü bir dünya düzenindeki inşaa çabasının varacağı noktanın bu olması çok da şaşırtıcı gelmiyor elbette. Ancak hepimizin bir şekilde yazar olabildiği ve düşüncelerini dört bir koldan yazabildiği şu dönemlerde yanlış anlaşılmaları düzeltmek yerine yeni ve çok daha karmaşık kavramlar icad etmek, kutuplaşmalara sebebiyet verecek farklı söylemler bulmaya çalışmak, kendi ‘izm’ine uygun görmediklerine kapıyı göstermek, bu konuda yazılmış yüzlerce kitabı okumaya gönlü zaten olmayan ve sosyal medyadan öğrendikleriyle feminizmi savunmaya çalışan yeni model genç ve çabuk yıkılabilir zihinler yaratmaktan başka bir işe de yaramıyor.  Gençlerin hatırı sayılır bir kısmı feminizmin erkeklerle savaşmak olduğunu düşünüyor hala. Twitterda beş dakika geçirdiğinizde neyi neden savunduğu üzerine düşünmeye dahi gerek görmemiş şekilcilikten öteye geçemeyen yorumlar üreten onlarca insanla karşılaşabilirsiniz. Okuduğum bir kitaptan aklımda kalan ve hemen her zaman söylediğim, yazdığım bir benzetme var bununla ilgili; Sorununuz bataklıksa sinekleri öldürerek onu kurutamazsınız. (Erkekler çok üzgünüm bu benzetme için) Sorunun eşitsizlik olduğunun çoktan unutulduğu bir devirde sorunun erkekler değil erkekleri yücelten düşünce yapısı olduğunu ve bu ‘bataklığın’ hala kadınları yutmaya devam ettiğini anlatabilecek daha iyi bir benzetme bulamıyorum. Bu bataklığı besleyenler yalnızca erkekler de değil üstelik.

Pozitif ayrımcılık tanımını ilk duyduğumda beni epeyce huzursuz etmişti. Bir biçimde bu tanımı ve ima ettiği şeyi kabullenememiştim ancak nedenini kendime bile tam olarak açıklayamadığım için ‘pozitif de olsa ayrımcılık ayrımcılıktır’ şeklindeki kısır açıklamaya takılıp kalmıştım. Sonrasında fark ettim ki pozitif ayrımcılığın kapsayıcılığı, tüm kadınlara kucak açma hali otomatik olarak mücadelenin pusulasını erkeklere çeviriyor ve ataerkil düşünce yapısını taşıyan kadınlar barış alanında kalıyor.

ERK nedir ERKEK nedir?

Ataerkil sistem nedir önce onu tanımlamak gerek sanırım. Erkek cinsiyetinden ayrı olan nedir, içinde ‘erk’ geçtiği için erkeklerle bir tutulan bu kelimenin arkasında yaşayan zihniyet nedir?

Erk etimolojik olarak ermek kelimesinden türemiş, yüceliği çağrıştıran güç, kuvvet, otorite anlamlarına gelen bir kelime. Çok eşliliğin yaygın olduğu dönemlerde çocuğun soyunu takip edebilmenin tek yolu anne soyuydu. Bu dönemde hem -üremenin cinsellikle ilgisi kavranamadığından- kadının doğurma özelliği nedeniyle yaratıcı olarak görülmesi hem de doğuranın bilinmesinin soyu takip etmenin tek yolu olması nedeniyle anasoylu dönem, anaerkil dönem olarak anılır mesela. Sonrasında tek eşliliğin kural haline getirilmesi (elbette yalnızca kadın için) ve böylece erkek soyunun takip edilmesi ile ataerki başlar. Ataerkil sistemde erkeğin kendi soyunu takip edebilmesi için kadının cinselliğini ve doğurganlığını kontrol altında tutması gereklidir. Henüz soyismi ve soy kütüğü gibi kavramların olmadığı zamanlara dayanan bu düşüncenin hala tazeliğini koruyor olması çok ilginç gerçekten.

Ataerkil dönem, kadının emeğinin, cinselliğinin, bedeninin, doğurganlığının denetlendiği bir toplumsal sistem yaratmıştır. İşte bu sistem Ataerkil sistemdir ve bunu devam etttiren zihniyetin erkek cinsiyeti taşıması gerekmez.

Biyolojik olarak erkek doğmuş olmak bir erkeği ataerkil sistemde ayrıcalıklı yapar ancak bunun için bir erkek suçlanamaz. Suçlanması gerken küçük bir kız bebekten bağımlı bir kadın yaratmaya çalışan ataerkil düşünce yapısıdır ve yine bir kitaptan hatırladığım bir cümle; en büyük ataerkil baskının anneden kızına oldunu söyler.

Sırf kız çocuğu olarak doğduğu için kendisinden beklenenler ve kendisine verilenler farklı olan, büyüdükçe kendini bu beklentiye ve alabildiklerine göre şekillendiren kadın, kaçınılmaz şekilde bağımlı olduğuna inanarak ve daha doğuştan haksızlığa uğramış bir gruba mensup olarak yetişir. İşte feminizm kadınların sırf kadın oldukları için maruz kaldıkları tüm bu baskı ve kısıtlamalarla savaşır. Erkeklerle değil.

Kadından Kadına Ataerkil Şiddet

(Yanılmıyorsam) Bell Hooks, bir kitabında feminizmin önce kadınlar arasındaki sınıf ayrımını bitirmekle işe başlaması gerektiğini söyler. (Bu ifadeyi başka bir kitaptan okumuş olabilirim yanılıyorsam düzeltin lütfen) Ben de görüyor, katılıyor ve ekliyorum; sınıf ayrımına bile gelmeden önce başka ayrımlardan kurtulmamız gerekiyor.

Öncelikli olarak kız çocuğu büyütme meselesinden başlamak gerek sanırım. Ben büyürken annemden en çok duyduğum cümle beni ‘alanın’ iki gün sonra geri getireceğiydi. Çünkü evişleri konusunda tam bir beceriksizdim. Hala çok becerikli sayılmam (ancak yirminci yılına yürüyen bir evliliğim var. ) Kız çocuğunun ‘iyi bir temizlikçi, iyi bir aşçı, iyi bir bakıcı’ olması yönünde telkinlerle büyütüldüğü dönemlerin bizim çocukluğumuzla sona ermiş olduğuna inanmak istiyorum zira çevremdeki pek çok ebeveyn artık bu tür cümleler kurmuyor.

Anneden kızına yönelik ataerkil baskı ufak adımlarla da olsa değişiyor. ‘Benim bağımlı ve muhtaç prensesim’ yerini ‘kendi başının çaresine bakan bağımsız prensesim’ imajına bırakıyor.

Ancak hala bütün ağırlığı ile devam eden ve ataerkil düşünceye hizmet eden başka baskılar var.

Ataerkil sistem kadının bedenini, emeğini, doğurganlığını erkek yararına kontrol altında tutar demiştik. Erkek yararını toplumsal kabul haline getiren kimi kadınlar bu rolü gönüllüce üstlenerek hemcinslerini kontrol altında tutuyor farkında olmadan. Hem sıcaktan şikayet ediyor hem kürek kürek dolduruyorlar kalorifer kazanını.

Bir yandan üniversiteye, bir yandan dil kursuna, bir yandan da kendi işlerime yetişmeye çalıştığım (ve iki çocukla birlikte bunlarla başa çıkmaya çalıştığım) bir dönemde hemcinslerimden en fazla duyduğum soru ev işlerine nasıl yetiştiğimdi. (Ve sonrasında kaçınılmaz yorum geliyordu: Ne gerek var?) Rahim Ağzı Kanseri riskiyle tedavi gördüğüm dönemlerde ise kocamın bu konuda ne düşündüğü en çok merak edilendi (zira cinsel yaşam sadece erkekler içindir) Çalışma hayatını bıraktığım için pişman olacağımı söyleyenler, ikinci çocuğun erken olduğunu söyleyenler, üçüncü çocuğu yapmam gerektiğini söyleyenler, çocuklarımı fazla şımarttığımı söyleyenler, çok zayıf olduğumu söyleyenler, kırmızı saçın fazla ‘davetkar’olduğunu söyleyenler, giymeye bayıldığım topuklu ayakkabıların ‘çok hafif’ bir görüntü yarattığını söyleyenler, giderek sayısı artan dövmelerimin ‘erkeksi’ olduğunu söyleyenler…. Üzerimde yarattığı baskıdan kurtulabilmek için neden olan kişiyle görüşmeyi kesmek zorunda kalıyorum sıklıkla. Kadınsı görün ama fazla davetkar olma, kendine ait uğraşların olsun ancak bu asıl işini engellemesin -elbette ev işlerinden bahsediyorum- hasta bile olsan kocanı ihmal etme, çizilmiş sınırlar içinde kal ve mutlaka çocuklarının da kalmasına dikkat et.

Yalnızca tanıdığı kadınlara ve meraktan da yönelmiyor bu sorular (ve altındaki baskı). Sosyal medyada ünlülerin fotoğrafları altına yapılan yorumlara biraz göz atın; neden kilo aldığı, neden bakımsız olduğu (hatta geçenlerde yeni doğum yapmış bir anneye yazılmıştı bu) ilişkisinin ne kadar yapay ya da gereksiz olduğu… Kocası kendisinden yaşça küçük olduğu için sürekli aşağılanan (çünkü kendisinden genç biriyle erkek birlikte olabilir, kadın olamaz) bir ünlü geçenlerde isyan etti bu yorumlar yüzünden meslea.

Ataerkinin çizdiği sınırları aşmaya niyetlenmiş olman okların üzerine çevirilmesi için yeterli. Sistemi görmen, anlaman ve çıkmaya çalışman sistemi yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor çünkü. Ve erkekler ataerkil sistemin ‘namus’ kısmında nöbet tutarken sistem diğer nöbetçilerini kendilerine bile fark ettirmeden yetiştirip köşeleri tutturmuş gibi görünüyor. Bedeninin, emeğinin, yaşamının kendisinin olduğundan haberi bile olmayan ve öyle olduğunu söyleyenleri tehlikeli sayan, buna rağmen pozitif ayrımcılıkla kenara ayrılmış truva atları belki erkekler kadar tehlikeli değiller -öldürmüyorlar mesela- ama sistemi yürüten yakıtı sürekli üretiyorlar.

 

 

Kadın Hastalıklarının Erkek Tarafı

Kadın ve erkeği biyolojik olarak ayıran organların olduğu herkes tarafından bilinmesine karşın bu organlarda oluşan hastalıklar toplumda farklı muamele görür. Erkekler için her hastalığın ayrı bir ismi varken kadın için bu hastalıkların tamamı “kadın hastalıkları” olarak adlandırılır ve fısıltıyla konuşulur. Örneğin Google’a erkek hastalıkları yazarak arama yapmak isterseniz aramanızı “erkeklerde en çok görülen hastalıklar” olarak düzeltirken kadın hastalıkları aramanıza yüzlerce jinekolog ve hastane sayfası çıkar.

Ben “kadın hastalığı”mı daha önce de yazdığım için tıbbi kısmından ziyade toplumsal kısmını bu yazıya konu edeceğim.

Geçirdiğim hastalık cinsel ilişki yoluyla konuşulması yasak bir organıma bulaşmış olduğu için bunu böyle ulu orta anlatıyor olmamı başından beri tuhaf karşılayanlar, “hiç mi utanmadığımı” sosyal medyadan attığı mesajla sorgulayanlar,  beni ziyarete gelirken eşine dostuna “apandisit” ameliyatı olduğumu söyleyenler, erkeklerin “bazı ihtiyaçları” olduğunu ve “fırsatçı açıkgöz kadınlara” karşı böyle durumlarda “savunmasız” olduğunu kulağıma fısıldayanlar, çok mızmızlanmamamı zira erkeklerin mızmız kadın sevmediğini öğütleyenler bu üç aylık süreçte sadece benim gördüklerim. Bir de yine sosyal medya üzerinden “dert yanan” kadınların anlattıkları var.

Yaşadığım hayati risk içeren bir süreçti.  Ağır bir ameliyat geçirdim. Ameliyat sonrası bütün hayatım değişti. Ancak bir kez bile bana nasıl olduğumu sormayanlar hatta bunları konuşmamdan rahatsız olanlar evliliğimin ve kocamın derdine düşmüştü zira büyük bir çoğunluğu ilgilendiren tek kısım -evlilikteki tüm durumlarda olduğu gibi- aile birliğinin korunması ve erkeğin rahatının kaçırılmamasıydı. (Bakınız: Sepford Wives)

Ne benim, ne kocamın, ne büyük ailemizin bu süreçte birincil derdi olmayan bu konu nedense başkalarının birincil derdiydi ve hem bedensel hem psikolojik olarak feci bir şekilde yıpranmış olduğum halde bana aile birliğimin dirliği için öğütler veriliyordu.

Erkeklerin “bazı ihtiyaçları”, “evdeki kadın”ın her şatta güler yüzlü, bakımlı ve hayatından memnun olması ve her ne olursa olsun evin düzeninin bozulmamasının kadının sağlığından daha önemli olduğunu ben bu üç ayda -çok da şaşırarak- öğrendim. Bu kişisel öğrenim dışında bir de benimle aynı şeyleri yaşayan başka kadınlardan öğrendiklerim var.

Kocası tarafından “ben kendimden eminim, sen kimden kaptın bunu” sorgusu bitmeden kolposkopik biyopsi aşamasına geçemeyen bir kadının gönderdiği “bunu devlette yaptırabilir miyim, parasını vermiyor” mesajından kadının kendi parasını kendisinin kazanmasının ne kadar önemli olduğunu ve güven içermeyen bir evliliğin ne kadar tehlikeli olabileceğini öğrendim.

Kocasının “ya senden bilecekler ya benden, herkes bize kötü gözle bakacak” diye korkuttuğu kadının ameliyat olmazsa “başına ne gelebileceğini” soran mesajından “aile namusunun” bir insanın hayatından daha değerli sayıldığını öğrendim.

Eğer biyopsi sonucunda ameliyat olması gereken bir sonuç çıkar da ameliyat olursa çocuğu olmayacağını ve evlenmek üzere olduğu erkeğin çocuk isteyebileceğini düşündüğü için halihazırdaki çocuğunu annesiz bırakma ihtimalini gözardı eden kadının mesajından eşlerin ortak yapımı olan bir çocuk olmadan aile denen mevhumun olmayacağının düşünüldüğünü öğrendim.

Nişanlısında HPV pozitif çıkan bir erkekten “nişanlısı böyle konularda konuşmaktan utandığı için” yazdığını, bundan da kadınların hala kendi organları hakkında konuşmaktan utandığını öğrendim.

Eğer durumu benimki ile aynıysa ve sonunda benimle aynı ameliyatı olmak zorunda kalacaksa diye paniğe kapılan kadınlardan rahim denen ve çocuk doğurmaya yarayan organın cinselliğin ve dolayısıyla da evliliğin temeli zannedildiğini öğrendim.

Ya ameliyat olursa ve bu yüzden kocası kendisini terk ederse diye günlerce yemek yiyemediğini, ağladığını, kendini çok kötü hissettiğini hatta ölmeyi düşündüğünü yazan kadınlardan, evli olmanın hayatta olmaktan daha önemli zannedildiğini öğrendim.

Hem kendi deneyimimden hem başkalarından öğrendiklerim, kadın hastalıklarına erkeği önceleyen bakış açısıyla nasıl bakıldığının, kadının canı pahasına koruması gereken, kendisinden daha önemli başka şeyler olduğuna inandırılışının özeti gibiydi. Gelen mesajlara hep aynı şeyi yazdım. “Tek önemli olan şey sizsiniz. Canınızdan daha değerli hiçbir şey yok.” Bizim süreçteki tek motivasyonumuz benim canımı kurtarmak, çocuklarımızı büyütebilmemi sağlamaktı. Eğer böyle ciddi bir hastalık sürecinde bundan başka bir motivasyonunuz varsa önce kendinizle olan ilişkinizi sonra da çevrenizdekilerle olan ilişkilerinizi gözden geçirmenizi tavsiye ediyorum zira ben böyle yaptım.

HPV Pozitif ve Sonrası

Bu yazıyı yazmayı, HPV tarama testi sonucundaki HPV pozitif yazısını gördüğüm günden beri planlıyorum. Fakat o süreci öylesine hızlı yaşadım ve HPV konusunda o kadar bilgisizdim ki nasıl bir yazı yazacağıma uzunca bir süre karar veremedim. Böyle bir sonuca hazırlıksız yakalandığım için süreci doğru yönetememek bir yana HPV ve türevi “kadın hastalıkları”nın toplumda hiç konuşulmayan bir konu olması münasebetiyle yazının kapsamını bir türlü belirleyemedim. Önce doktorumla yapacağım detaylı bir röportajı yazma niyetindeydim ki HPV nedir, HPV pozitif ne demektir, HPV pozitif çıktığında hemen karalar bağlamak gerekli midir,  çocuklarımın büyüdüğünü görebilecek miyim…. gibi HPV pozitif sonucunu ilk gördüğüm anda kafamda oluşan soruların yanıtlarını burada toparlayayım. Fakat bu  süreçte aldığım mesajların içerikleri, belirlediğim başlıklarla o kadar alakasızdı ki kadınların herhangi bir İnternet sitesinden ya da kendi doktorundan kolayca ulaşabileceği bu tıbbi bilgileri bir de benim yazmamın bir anlamı olmayacağına ikna oldum. Bu nedenle İnstagram DM yoluyla gelen mesajlarda en çok sorulan sorular üzerinden, kendi kendimle soru cevap yapmanın herkesin daha çok işine yarayacağını düşünüyorum.

HPV16
HPV Virüsü

HPV Pozitif Olduğu Nasıl Anlaşılır?

Test sonucumu paylaştığım andan itibaren en sık gelen sorular bu konuyla alakalı sorulardı sanırım: “Bir şikayetiniz var mıydı?” “Neden bu testi yaptırdınız?” “Neyden şüphelendiniz?” “Nasıl anladınız?”

Herhangi bir şikayetim yoktu. Sadece rutin mamografi ve smear taramalarımı yaptırmıştım. (SMEAR ve HPV taramalarınızı Aile Sağlığı Merkezlerinde 30-65 yaş aralığı için her beş yılda bir yaptırmanız gerekir. Mamografiyi ise 40-69 yaş aralığında iki yılda bir KETEM (Kanser Erken Teşhis Merkezi) tarafından yine ücretsiz olarak yaptırabilirsiniz.) Ancak eğer eşinizde ve / veya sizde genital siğil varsa acil şekilde HPV taramanızı yaptırmanızı öneririm.

(Bazı bekar arkadaşlardan, talep ettiği halde HPV tarama testi yaptıramadığı ile ilgili geri dönüşler aldım, HPV cinselaktiflikle ve cinselaktiflik de evlilikle bağdaştırıldığı için bekar olduğunuzu söylediğinizde bu testi yaptırmanıza gerek olmadığını söylemeleri ağız alışkanlığındandır diye düşünmek istiyorum zira talep etmeniz halinde -hatta talebe bile gerek görülmeden- yapılması gereken önemli bir tarama testi bu.)

HPV Pozitif Çıktım, Şimdi Ne Olacak?

Mutlaka doktorunuz HPV tipinize göre ne olacağına dair bilgi vermiştir. Zira böyle bir konuda sizi yönlendirmeden göndermesi pek mümkün değil ancak doktoru bir yol çizdiği halde bu şekilde mesaj gönderen o kadar çok kadın var ki ben bu durumdan şu alt metni çıkarttım: Doktor böyle söyledi ama gerçekten böyle mi? Ben bu mesajı gönderen hemen herkese aynı şeyi yazdım. Eğer doktorunuza güvenmiyorsanız lütfen ikinci bir doktora gidin, güveniyorsanız da benim vereceğim cevap dahil İnternet üzerinden okuduğunuz hiçbir bilgiye doktorunuzdan aldığınız bilgiden daha fazla itibar etmeyin.

HPV nin tehlikeli olduğu düşünülen bir kaç tipi var. Eğer sizin testinizde pozitif çıkan bunlardan biriyse doktorunuz sizden ileri tetkik isteyecektir. (Hatta bu testi benim gibi Aile Sağlığı Merkezinde (ASM) yaptırdıysanız ileri tetkik için sizin adınıza devlet tarafından randevu alınıyor ve süreciniz takip ediliyor. Tedavinin devamında kendi doktorunuzla ilerliyor olsanız bile bu takip süreci işliyor ve ASM tarafından süreç sonuna kadar kontrol altında tutuluyorsunuz.)

rahim-agzi-kanseri-belirtileri

Ancak bu aşamaya kadar şunu aklınızdan çıkartmayın –henüz kanser olduğunuza dair elinizde bir kanıt yok, dolayısıyla paniğe gerek yok.- Kolposkopik Biyopsi sonucunu beklerken geçen zaman çok sıkıntılı biliyorum. Bu süre içinde aklınızda binlerce birbirinden kötü senaryo olacak bunu da biliyorum. Ancak HPV tarama testi önümüzdeki beş yıl içinde kanser olup olmayacağınıza dair bilgi verdiğinden bunun bir erken teşhis olma ihtimali, kanser olma ihtimalinizden daha fazla.

Benim sonucum bir üst aşamaya geçmeyi gerektirdi ancak pek çok hikaye burada sonlanıyor, gelen yüzlerce mesajdan, benimle aynı aşamaya geçen hiç kimse olmadı. Yalnızca bu aşamayı benden çok önce yaşamış ve yaşayacağım süreci anlatarak destek olmak isteyen bir tek kişi oldu -ki bence bu istatistiki olarak iyi bir sonuç.

Kolposkopik Biyopsi Sonucunuz CİN3 Çıkarsa

CİN3 bile kansersiniz demek değil, öncelikle bunu yazmak istiyorum. (Zira bu sonucu almadığı halde “bütün gece ağladım” diye mesaj gönderen pek çok kadın oldu.) Diğer aşamalar daha insaflı ancak CİN3 çıktıysanız bile sevinebilirsiniz zira henüz kanser olmamışsınız. Ancak bir- iki yıl içinde olacaksınız. En yüksek risk aşaması olan bu aşamada doktorunuz size bir kaç tedavi yöntemi önerecektir. Kendinize en uygun olana doktorunuzla konuşarak karar verebilirsiniz. Benim hikayem büyük bir ameliyatla bitti.

Yukarıda da yazdığım gibi üç aylık süre içinde gelen yüzlerce mesajda CİN3 çıkan sonuç olmadı. Bu çok düşük bir ihtimal. Ancak eğer sonucunuz bu çıkarsa dahi hiçbir şeyin sonu olmadığını bilmenizi istiyorum. Tedavi sonrası eski sağlığınıza kavuşmanız (uzun sürse bile) mümkün.

Rutin kontrollerin ne kadar önemli olduğunu umuyorum bu yazıdan anlamışsınızdır. Rutin kontrolle yakanamayan HPV virüsü bir süre sonra vücudunuzda tahribata girişecek ve sizi yaşamak istemediğiniz bir sürece mahkum edecek. Bu nedenle rutin kontrollerinizi asla aksatmayın ve bir şikayetiniz olmasını beklemeyin.

 

Kadına Yönelik Şiddet Konusunda Bilinmesi Gerekenler

Kadına yönelik şiddetle ilgili öğrenilmesi gereken öncelikli bilgi, “kadına yönelik şiddet nedir ve hangi şiddet türleri bu kapsama girmektedir” olmalıdır.  Çünkü doğru tanım kendinizin ve çevrenizdekilerin yaşadıklarını anlamanıza yardımcı olacaktır. Kadına cinsiyeti nedeniyle ev içinde ya da dışında uygulanan sistematik şiddet davranışlarını kadına yönelik şiddet olarak tanımlayabiliriz. Bu şiddetin arkasında toplumun her alanında görülen erkek egemenliği ve kadın erkek eşitsizliği yatmaktadır. Eğer davranışın bir erkeğe yapılması aklınıza yatmıyorsa kadın olduğunuz için bir eşitsizlikle karşı karşıyasınız demektir.

Kadına Yönelik Şiddet
Erkek Egemenliği

Şiddet Biçimleri

Fiziksel Şiddet: Şiddetin en görülebilen ve tanımlanabilen şeklidir. Bedensel güç bir erkek tarafından bir kadının davranışlarını ya da düşüncelerini değiştirmek üzere kullanılıyorsa burada fiziksel şiddetin varlığı söz konusudur. Erkek, kadına fiziksel olarak zarar verebildiği gibi kadına ait eşyalara zarar vermek, öldürmekle tehdit etmek, sağlık sorunlarının tedavi edilmesini engellemek gibi biçimlerde de zarar verebilir.

Psikolojik Şiddet: Fiziksel şiddet kadar belirgin olmadığı için özellikle toplumumuzdaki “seven kıskanır” türü söylemler ve sınır çizme konusundaki kavram karmaşası nedeniyle yaşayanın bile farkına varamadığı şiddet türüdür. Psikolojik şiddette mağdur genellikle ne yaşadığının çok zor farkına varır. Sevginin koşullu verilmesi, alay etmek, utandırmak, korkutmak, duygu sömürüsü ve çeşitli manipülasyonlarla istediğini yaptırtmak, kıskançlık kılıfı ile sürekli takip etmek, kontrol etmek, kiminle görüşeceğine, ne giyeceğine, nasıl davranacağına karışmak, bireyselleşmesini engellemek, maddi manevi tek desteği olmaya çalışmak, onun adına kararlar almak ya da onu kendi kararlarına uymaya zorlamak, duygusal açıdan her türlü tehdit psikolojik şiddet tanımına girmektedir. Psikolojik şiddetin olduğu her ilişkide fiziksel şiddet olmayabilir hatta taraflar aralarında bir sorun olduğunun farkında olmayabilir. Ancak psikolojik şiddet, dozu artmaya ve devamında fiziksel şiddeti getirmeye meyilli bir davranış biçimidir.

Cinsel Şiddet: Taraflar arası cinsel davranışlar ya da cinsel ilişkinin kadını kontrol etmek, aşağılamak, cezalandırmak gibi amaçlarla kullanılmasıdır. Tecavüz evlilik içinde ya da dışında cinsel şiddetin en çok görülen biçimidir. İstemediği halde ilişkiye zorlama, istemediği biçimde ilişkiye girmeye zorlama, aldatma, pornografik görüntülere maruz bırakma yaygın görülen diğer cinsel şiddet türleridir. Flört esnasında partnerin fiziksel olarak ya da duygusal manipülasyon ile cinsel ilişkiye zorlanması veya bu konudaki ısrarcı tutum cinsel şiddettir.

Ekonomik Şiddet: Para ve diğer ekonomik güçler kadını kontrol etmek amacıyla kullanıldığında ekonomik şiddetin varlığından söz edilmelidir. En sık rastlanan çeşitleri kadının çalışmasına engel olmak ya da kazancını elinden almaktır. İsteği dışında borçlandırmak, borçlandırmak için fiziksel ya da duygusal zorlamalar kullanmak da ekonomik şiddetin başka bir boyutudur.

Dijital Şiddet: Teknolojik araçların kadının yaşamını ya da davranışlarını kontrol etmek amacıyla kullanılmasıdır. Cep telefonu ile taciz, iletişim bilgilerinin onayı olmadan paylaşılması, özel görüntülerinin alınması ve dağıtılması, kimliğini gizleyerek sosyal medya üzerinden iletişim kurmak ya da taciz etmek, şifrelerini istemek, sosyal medya üzerinden küçük düşürücü paylaşımlarda bulunmak dijital şiddet olarak adlandırılan zorlama türleridir.

Israrlı Takip: Kadının güven duygusunu zedeleyecek şekilde takip etmek, sosyal medya ya da diğer iletişim araçları yoluyla taciz etmek, sürekli hediye ya da mesajlar yoluyla ulaşmaya çalışmak, arkadaş çevresiyle iletişime geçerek hakkında bilgi almaya çalışmak gibi kadında tehdit altında olduğuna dair duygular uyandıracak her türlü sistematik davranış ısrarlı takip kapsamındadır.

Flört Şiddeti
Flört Şiddeti

Dijital Şiddet
Dijital Şiddet

Toplumumuzda bireysel sınırların çizilmesi, başkasının sınırlarına saygı gösterilmesi, sevgi ve sahiplenici davranışlar arasında kurulmuş gereksiz ve yanlış bağlantılar, toplumsal rollerin düzenleniş biçimi gibi nedenlerle kadınların çoğu yaşadıkları şiddetin farkında olmayabiliyor.

Flört şiddeti adıyla andığımız baskıların (davranışlarını kontrol etme, giyimine karışma, kiminle görüşeceğine karışma…. v.b) ilişkinin normlarıymış gibi görülmesi ve taraflar tarafından içselleştirilmiş olması, kadının erkeğin namusu olarak görülmesi, erkeğin  kadının koruyucusu olarak görülmesi hem erkeğe hem kadına gereğinden fazla yük getirmekte bunun sonucu olarak da şiddet türleri her geçen gün artmaktadır.

Henüz ebeveyn – çocuk ilişkisi içerisindeyken çözülmesi gereken bu sorunlar, flört şiddetine oradan da kadın cinayetlerine uzanmaktadır.

Şiddete dur demenin tek yolu ebeveynlerin çocuklarına öğrettikleri sevgi tanımının içeriğine ve bireysel sınırlara saygının inşasına dikkat etmeleridir.

Çocuğunuza uyguladığınız Disiplin mi Gaslighting mi?

Dün Gaslighting ile ilgili yazıyı yazarken bir yandan da geleneksel çocuk yetiştirme biçimimize ne kadar benzediğini düşünüyordum. Aldığım birkaç mesaj sonrasında özellikle -belki beni takip edenlerin çoğunluğunun kadın olması nedeniyle bu istatistik bu kadar yanlı bilmiyorum- erkek çocuk ebeveynlerinin bu tür bir çocuk yetiştirme biçimine meyilli olduğu, sonucunda da bu oğlanların yetişkin birer erkek olduklarında dahi ebeveyn onayı olmadan hareket edemedikleri, kendilerine bir evin, bir ailenin sorumluluğunu alabilecek kadar güvenemedikleri sonucuna vardım.

Anne
Çocuğu adına konuşan ebeveyn

Dediğim gibi bloğu ve sosyal medyada beni takip edenlerin büyük bir çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor. Dolayısıyla topu oğlan ebeveynlerine atmak, yalnızca erkeklerin böyle yetiştiğini varsaymak bence haksızlık olacak. O yüzden gasligting ile benim geleneksel çocuk yetiştirme yöntemlerimiz arasında bulduğum benzerlikleri ayrı bir yazının konusu olarak buraya almak istedim.

Gaslighting Uygulayan ne yapar, Ebeveynler ne yapıyor?

Dün gaslighting uygulayan kişinin davranış biçimlerini maddeler halinde yazmıştım. Şimdi ebeveynlerle karşılaştırarak yeninde gözden geçirmek istiyorum;

  • Size hakaret ettiği, duygusal ya da fiziksel olarak zarar verdiği halde bunun sizin suçunuz olduğunu, kendisini tahrik ettiğinizi, hatanın sizde olduğunu söyler.

Çocuklara bağırıp çağırıp sonra da bunun onların suçu olduğunu, bizi çileden çıkarttıklarını, sorunun kendilerinde olduğunu hem ebeveynler olarak biz, hem okulda öğretmenleri ezberleyebilecekleri kadar büyük bir sıklıkla ve ısrarla tekrarlamıyor muyuz? “Beni çıldırtma” “Beni neden bağırtıyorsun” Karşısındakini suçlayan bu edilgen cümleleri, ebeveynlerimizin çocukları olarak biz kaç kez duyduk, çocuklarımızın ebeveynleri olarak çocuklarımıza kaç kez söyledik?

  • Şüpheleriniz ya da kızgınlıklarınız karşısında sizi histerik olmakla, paranoyak olmakla, çılgınca şeyler düşünmekle, deli olmakla suçlar.

  • İlişkinizdeki ya da yaşamınızdaki bir sorun hakkında konuşmak istediğinizde bunların saçmalık olduğunu, abarttığınızı, sizin uydurduğunuzu, sorun olmadığı halde sorun yaratmaya çalıştığınızı iddia eder.

– Anne ya siz uyuduktan sonra eve hırsız girip beni kaçırırsa

– Evladım saçmalamayı kes de uyu artık

“Saçmalama evladım”, “hiç öyle şey olur mu çocuğum”,”bunda korkulacak ne var şimdi?”,”bunda ağlayacak ne var şimdi?” “abartma” Çocuğa hissettiğinin, düşündüğünün yalan, yanlış ve saçma olduğunu günde kaç kez söylüyoruz?

  • Sizi sürekli eleştirir. Her davranışınız karşısında saçmalamışsınız gibi bir tavır takınır. Duygularınızı ve davranışlarınızı küçümser. Çevresindeki insanlarla kıyaslar ve sizi tuhaf olmakla suçlar.

Hepimizin hayatında bir “komşunun çocuğu” “el alemin evladı” gerçeği varken bu madde üzerinde uzun uzadıya düşünme / yazma gereği bile duymuyorum. Örtük ya da açık olarak sürekli bir kıyaslama halindedir ebeveynler. Örtük  olanı çocuğunun fark etmediğini zanneder ama çocuk bilir ki sınıftaki diğerleriyle, kardeşleriyle, kuzenleriyle, arkadaşlarıyla sürekli olarak boy, kilo, başarı, davranış gibi pek çok ölçüt üzerinden kıyaslanmaktadır.

Anne
Mağdura Yatan Ebeveyn

Aşağıdakiler de bu davranışlar sonucu duygusal manipülasyona maruz kalmış insanın hissettikleri. Ebeveynlerin pek çoğu çocuklarının öz güveni yüksek, dürüst ve becerikli olmasını ister ve bu aşağıdakileri çocuğunda gördüğü anda çocuğuyla ilgili bir sorun olduğunu düşünerek psikologun yolunu tutar. Psikolog çocuğun çevresiyle ve ebeveynlerinin çocuğa davranışlarıyla ilgili sorular sormaya başladığında da ona sinirlenerek, kendisini suçlanmış hissederek, konunun kendisiyle ne ilgisi olduğuna anlam veremeyerek ve psikologun mesleğinin ehli olmadığını iddia ederek danışmanlık almayı keser. Oysa sistemli duygusal baskı sonucu öz güveni yitiren, karar verme yetisini yitiren, yalan söylemeye, bahane uydurmaya başlayan çocuğun bu danışmanlığa ihtiyacı vardır zira o duygusal olarak ebeveynine yapışmıştır.

  • Tüm yaşadıklarınıza rağmen suçu sürekli kendinizde aramaya başlamışsınızdır.
  • Kendinizi iyi hissettiren en basit şeyleri yaparken bile – bir giysi satın almak ya da arkadaşlarınızla dışarıda bir kahve içmek- kendinizi kötü hisseder ve ona söyleyecek yalan ya da bahaneler düşünmeye başlarsınız.
  • Haklı olduğunuz konularda bile sinirlenmesin diye susarsınız.
  • Yapmak istediğiniz şeylerden kızmasın diye vazgeçmeye başlarsınız.
  • Sürekli yeterliliğinizi sorgulamaya başlamışsınızdır.
  • Düşündüklerinizi ifade etmekte zorlanmaya başlamışsınızdır.

GASLİGHTİNG UYGULAYAN KİŞİNİN YÖNTEMLERİ / EBEVEYNLERİN DİSİPLİN YÖNTEMLERİ

  • Küsmek, iletişimi kesmek ya da bununla tehdit etmek.
  • Kurbana yatmak. Sizi anlayışsızlıkla, onu anlamamakla, nankörlükle suçlamak.
  • İstediği şeyler olduğu sürece fazlasıyla iyi ve cömert davranmak ve bunu kaybetmekten korktuğu için karşısındakini istemediği bir şeyi yapmamaya yönlendirmek.
  • Aşırı eleştiri, aşırı suçlama
  • Şaka ile karışık imalar

Çocukla alay etmek, söylediklerine gülmek, kızdırdığında ona küsmek, sevginizi kısıtlamak, istediğiniz şeyleri yaptığı sürece övgü ve sevgiye boğmak, çocuğun bunları kaybetme korkusuyla sizi memnun etmeye çabalaması, hataları karşısında büyük tepkiler vermek, kendini suçlu hissetmesi için uğraşmak…. bunların hepimizin bildiği disiplin yöntemlerinden bir farkı yok maalesef.

Dolayısıyla bunların sonucunda karar vermekte zorlanan, inisiyatif almakta zorlanan, koca koca insanlar olduklarında dahi başkalarından onay bekleyen, kendine güvenmeyen, sürekli bir tereddüt içerisinde yaşayan, ne yaparsa yapsın kendini yeterli bulmayan, ne yaparsa yapsın sürekli kendini başkalarıyla kıyaslayan, başarılarını küçümseyip başarısızlıklarını abartan çocuklar yetişmesi sürpriz olmasa gerek.