İnsan Olmak Yetmez. Yetmiyor Zaten. Anlamak Lazım.

‘İnsan olmak’ insanlığın bin yıllardır zihnini kurcalayan bir kavram. Kimi, insanın bir ‘tabula rasa’ (boş bir levha) olarak dünyaya geldiğini ve olduğu kişiye çevrenin (eğitimin) sayesinde dönüştüğünü savundu, kimi insanın doğuştan kötü bir varlık olduğunu, çevrenin (eğitimin) etkisiyle içindeki kötülüğü durdurmayı öğrendiğini kimiyse tam aksine, doğuştan iyi olduğunu ve çevrenin katkılarıyla kötülüğü öğrendiğini… Bilim olanakları geliştikçe işin içine genler, beynin işleyişi ve bir çok şey girdi. İnsanın beyninin yüzde yüzünü kullanmadığı iddia edildi, yüzde yüzünü kullandığında flashbelleğe dönüşen kahramanların olduğu filmler çekildi. Sonra maddi bir kısımdan bahsedilmediği kapasitesinin sınırsız olduğu söylendi… Beynimizin sonsuz kapasitesi ve esnekliği içerisinde çok az bir kısmını kullanarak olabileceğimiz kişiye haksızlık ettiğimiz dile getirildi….

Son olarak geldiğimiz noktada, kişilikten bahsederken üç ayak üzerinde duran bir yapıdan söz edebileceğimiz düşünülüyor: Beynin yapısı, ailenin genleri ve çevrenin etkisi.

Psikoloji + Nöroloji +Sosyoloji = İnsan

On dört yaşında okuduğum Sofi’nin Dünyası’ndan sonra insan davranışlarıyla kafayı bozmuş olduğumdan dolayı önce felsefe, sonra psikoloji, sonrasında sosyoloji, en nihayetinde nöropsikoloji ile tanıştım. Beyninizdeki herhangi bir noktada oluşabilecek bir arızanın davranışlarınızı – olduğunuz kişiyi– tamamen değiştirebileceğini nöropsikoloji okumalarından öğrendim. Bu alanda yapılmış dehşet verici çalışmalar var. Beyninin bir kısmı çıkartılmış ya da beyninin bir bölgesi doğal olarak hasar almış (kaza ya da bir hastalık nedeniyle) kişilerin davranış biçimleri , beyinde oluşabilecek herhangi bir hasarın kişiyi, önceden olduğu kişiyle hiç alakası olmayan başka biri haline getirebileceğini göz önüne seriyor. Hormonların farklı çalıştığı ergenlik ya da gebelik dönemlerinin kendine has davranış biçimleri olması gibi çok daha basit/ gözle görülebilir biyolojik ispatlar da var tabii ki. Yani olduğunuz kişinin ne kadar tutucu, ne kadar sosyal, ne kadar uyumlu olacağı beyninizde oluşan yapılanmaya bağlı.

Beyninizin kıvrımları dışında, ebeveynlerinizin, ebeveynlerinizin ebeveynlerinin yaşadıklarının değiştirdiği DNA larını size aktarmaları sonucunda oluşan DNA nızın da kim olduğunuzda etkisi var. Örneğin Almanya’da toplama kamplarından sağ kurtulanların torunları ve çocukları üzerinde depresyona meyillilik yönünde bir çalışma yapılmış ve genlerinde toplama kamplarının stresini taşıyan bu kişilerin depresyona daha fazla meyilli olduğu ortaya çıkmış. Yani beyniniz kadar kimin genlerini taşıdığınız da sizi şekillendiriyor.

Üçüncü ve son faktörün de çevre olduğu düşünülüyor şu anda elde bulunan bilgiler ışığında. Bununla ilgili de aynı ebeveynlerden doğmuş ikizlerin farklı çevrelerde büyütüldüğü çalışmalar var.

İnsan olmak yani daha net bir deyişle kişinin olduğu kişi olması temelde bunlara bağlı ancak insanı bir puzzleden farklı hale getiren bunların bilinçli bir çabayla değiştirilebilir olması. (Merhaba terapi koltuğu)

Üç ayağının üzerinde duran bir masaya baktığınızda eğik durduğunu fark ederseniz masanın tablasının değil ayaklarından birinin sorunlu olduğunu düşünürsünüz. Oysa insan davranışında bir sorun olduğunda direkt olarak insanın kendisini suçluyoruz. Onu olduğu kişi yapan bu üç ayaktan birinde sorun olabileceği hiç aklımıza gelmiyor. Kişinin çoğu zaman kendisini görmesi ya da gördüğünü kabullenmesi çok zor. Bazen ayna olmak, bazen bir ayna bulmasına yardımcı olmak gerekebiliyor. Bunu da suçlayarak değil anlayarak yapabiliriz.

İlgilisine Kitap Önerileri:

  • Sosyal – Matthew D. Lieberman- Görünmezadam Yayıncılık
  • Beyin – David Eagleman – Domingo Yayıncılık
  • Incognito – Beynin Gizli Hayatı – Domingo Yayıncılık
  • Gen – Siddharta Mukherjee- Domingo Yayıncılık
  • Beynin Mutluluk Ayarları – Rick Hanson – Okuyanus
  • Mutlu Beyin – Loretta Graziano Breuning- Aganta Kitap
  • Davranışlarımızın Kökeni – Serol Teber – Say Yayıncılık
  • Nörolohi ve Psikiyatrinin Örtüşen Yüzleri – Doç. Dr. Betül Atabey Yalçıner & Lütfü Hanoğlu – Okuyanus
  • İnsan Tabiatını Tanıma – Alfred Adler – Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • A’dan Z’ye Kişiliğiniz – Dr.Allen R. Miller & Susan Shelly – O Kitaplar

Bana Dokunmayan izm

Adamın birinin kilisenin tam karşısında bir arsası varmış. Buradan en fazla parayı nasıl kazanacağını düşünürken aklına bir pavyon inşa etme fikri gelmiş. Fikir duyulduğu anda cemaatten öfke dolu itirazlar yükselmeye başlamış hatta burada da kalmamış mahkemeye kadar götürmüşler işi ancak arsa adamın özel mülkiyeti olduğundan ne isterse onu yapabileceğine karar verilmiş. Bir yandan inşaat devam ederken cemaat de her toplandığında yapıya beddua etmeye devam etmiş. Bunlara rağmen bir süre sonra inşaat bitmiş. Pavyon süslenmiş. Açılış programı hazırlanmış. Fakat tam açılış günü, şiddetli bir fırtına çıkmış. Düşen yıldırım sonucu çıkan yangında bina ve çevresi kül olmuş. Cemaat bu duruma öylesine sevinmiş ki arsa sahibini alaylı sözleriyle taciz etmeye başlamışlar. Bu taşkınlığa kızan adam soluğu mahkemede almış ve beddualarıyla işyerinin yıkımına sebep olmaktan dolayı kilisenin cemaatini mahkemeye vermiş. Bununla da yetinmemiş her birinden zararının tazmini için yüklüce bir meblağda ödeme istemiş. Hakim önüne çıkan cemaat üyeleri bu suçlamanın saçmalığına hakimi ikna etme çabasına girişmişler bu kez de. Herhangi bir bedduanın böyle bir yıkıma neden olamayacağını ağız biriği ederek savunmaya başlamışlar. Hakim iki tarafı da dinlemiş ve kilise cemaatine sormuş; ‘ne yani şimdi karşımda, tanrının onları duyamayacağını, duysa da dualarını kabul etmiş olamayacağını savunan bir kilise cemaati mi var?’

Bir fikri ya da inancı, ucu size dokununcaya kadar savunmak kolaydır diyordu hikayeyi anlatan. Ve eğer ucu size dokunduğunda da doğruyu savunuyorsanız, ahlaktan ancak bu aşamada söz edilebilir.

Yanlışı Yapan Sevdiğim Biriyse Yapılan Yanlış Değildir.

Yıllar önce bir arkadaşımın abisi alkollü araç kullanırken birine çarptığı için hapis cezası almıştı. Uzun süre hastanede kalan mağdur hayatını kaybettiğinde arkadaşım öylesine öfkelenmişti ki bu hikayenin suçlusunun aslında mağdur olan kişi olduğunu savunmaya başlamıştı. ‘İyi de abin alkollü araç kullanıyormuş’ diye bir kaç kez ısrarla hatırlatsam da bir işe yaramamıştı. Mağdurun o saatte orada olması, karanlık bir sokaktan üzerinde herhangi bir aydınlatıcı olmadan karşıdan karşıya geçmeye çalışması falan gibi gerekçelerle savunma hazırlamaya çabaladı. Elbette bir işe yaramadı. Eğer kanunları değiştirebilecek kadar güçlü değilseniz kanunlar bellidir. Taksirle insan öldürmek kanunda tanımlanmıştır ve cezası yazılı olduğu gibidir.

Hatayı yapan, suçu işleyen kişinin yakınınız olması ya da kendinizi ait hissettiğiniz bir gruba dahil olması, onu anlamanıza hatta tarafgirliğinizle hak vermenize neden olabilir. İnsani bir refleksle onu korumak isteyebilirsiniz. Ve böylece, tutkuyla kiliseye gidip dua ettiğiniz halde başınızı belaya soktuğunda aslında sizi hiç duymadığını iddia ettiğiniz bir tanrınız olur.

Doğru Kime göre, neye göre?

Doğrunun ne olduğuna ilişkin felsefi tartışmalar bin yıllardır yapılıyor. Burada anlattığım şey evrensel doğrulara göre davranma zorunluluğu değil, konunun buraya çekilebilirliği fazla olduğu için bunu yazmak ihtiyacı hissediyorum. Evrensel doğrulardan ya da genel bir ahlaktan bahsetmiyorum. Sizin doğru olduğuna inandığınız şeylerden bahsediyorum. Yaşadığınız durumla ilgili ‘hiç tanımadığım biri bunu yapsaydı’ ya da ‘savunmadığım bir konuda da böyle davranılsaydı aynı tepkiyi verir, aynı şeyleri düşünür müydüm’ diye tartabilmekten…

Mesela insanların düşündüğü şeyler için -eyleme dökülmediği ve dökülme ihtimali bulunmadığı sürece- yargılanmasına, linç edilmesine karşı çıkıyorum diyelim. Çünkü bence düşünceleri değiştirmenin yolu onları yargılamak ya da eleştirmek değil. Bu nedenle de kötücül (saldırgan, zararlı) düşüncelere sahip insanların rehabilite edilmesini savunuyorum. Hakim yerine psikanalist karşısına çıkmasından, hapishane yerine rehabilitasyon merkezinde kalmalarından yanayım. Bu durumda herhangi bi insanın /tanısam da tanımasam da; sevsem de sevmesem de/ herhangi bir düşüncesi yüzünden /inansam da inanmasam da; hak versem de vermesem de/ yargılanmasına ve herhangi bir iyileşmeye sebep olmayan cezalar almasına destek vermemeliyim. İnandığım şey kişisine ve durumuna göre değişmemeli.

Anlatmak istediğim bu. Tarafgirlikle inanç bir arada olmuyor.

Kapının Dışında Bırakılan Kadınlar

‘Beden Olumlama’ tanımını duydunuz mu daha önce bilmiyorum. Kişinin sahip olduğu beden ve görünüşü sevmesi, beden görüntüsüyle birlikte kendisiyle barışması ana fikrinin oluşturduğu bu hareket, insanın olduğu kişiye değer verebilmesine imkan tanıyan gayet pozitif bir hareket olarak başladı. Ve her hareket gibi bir süre sonra yanlış anlayanların, anlamaya çalışmadan kulaktan dolma bilgilerle sahiplenmeye çalışanların, çok fazla sahiplenip bir çeşit faşizme dönüştürenlerin katkısıyla çok farklı şekillere büründü. Bir noktada organ seviciliğe (fetişizm diyeceğim bundan sonrasında) evrildi bir ayağı da. Erkeklerde bir beden yokmuş ve beden olumlama fikrine sadece kadınların ihtiyacı varmışçasına kadınlara mal edilmeye başlandı. Kaçınılmaz olarak rahim fetişizmine dönüştü buradan kopan bir ucu da. Kadın grupları toplanıp bir rahimleri olduğuna sevinmeye falan başladılar. Benim rahmim varken de tuhaf bulduğum bu kadınlığını rahim üzerinden olumlama konusu (zira biliyorsunuz trans kadınlar da kadın), rahmim ameliyatla çıkartıldıktan sonra iyice gözüme batmaya başladı. Çünkü bu ‘böyle değilsen bizden değilsin’ konusu ezelden beri en sinirlendiğim şeydir. Grup oluşturmak otomatik olarak bir karşı grup oluşturmaktır zira. Kadınlar içinde de gruplar oluşturuldukça her grup kendi karşı grubunu oluşturdu. Anne olan- olmayan, rahmi olan- olmayan, doğuran- doğurmayan, emziren- emzirmeyen, çalışan- çalışmayan, doğal ebeveynler- davranışçılar…. Gruplar büyüdükçe küçülüyoruz. ‘Biz’lerden biri olmayan ve kapının dışında kalanlar sayıca azalıyor. Ortada bir ‘kadın’ grubu kalmıyor. Ama kadın azınlıkları ortak(?) bir mücadele yürütmeye çalışıyor: Kadın haklarını korumak.

Birkaç gündür Hazal Kaya ile başlayan ve sonra Larissa Gacemer ile devam eden bir tartışmayı izliyorum. Hazal Kaya, hayattaki duruşu ile çok sevdiğim bir kadın. İyi ki ünlü olmuş da tanımışım diye düşündüğüm bir insan. Hakkında konuşulacak pek çok güzel şey varken anneliği ile gündemde olmasına tepki olarak söylediğini düşündüğüm sözleri nedeniyle kendisi üzerinden anneliği kutsama yarışına giren kadınlarla baş etmeye çalışıyorken, doğurmamak kendi seçimi olmamasına rağmen insanlar tarafından eleştirilmesine isyan eden Larissa Gacemer bu gündemi onunla paylaşmaya başladı. İki kadın üzerinden dönen tartışmalar ve bu tartışmalar esnasında söylenen sözler benim son on yılına dahil ve şahit olduğum bir mücadelede ‘bir arpa boyu mu yol gidilemedi’ şaşkınlığına ve ümitsizliğine düşmeme yol açtı.

Çok zaman önce ‘Bir kadının anne oldum diye mutlu olmasının içinde yaşadığı dünyada olanları ve çocuğunu zerre kadar önemsememesinden ya da cehaletinden başka bir sebebi olamaz’ diye yazmıştım. O zamanlar daha böyle küresel krizlerimiz de yoktu üstelik.

Canlıların üreme isteği, türün devamlılığı gibi içgüdüsel bir nedene dayanan bir istek. Bu istek kimi beyin yapılarında daha fazla olurken kimilerinde beynin bu bölgesindeki yapılanma nedeniyle daha az olabiliyor. Beynin bir bölgesinin farklı gelişmiş olması sizi ebeveyn olma-olmama kararınızda yönlendiriyor. Hasbel kader toplum baskısı nedeniyle ya da kendi bilinçsizliğiniz nedeniyle falan da bir çocuğunuz olursa bakım verme konusunda diğerleri kadar istekli olmuyorsunuz. Dolayısıyla bunun bedeninizin diğer kısımlarıyla -mesela hangi biyolojik cinsiyetin organını taşıdığınızla ya da kendinizi hangi cinsiyette hissettiğinizle- ilgisi yok. Bu nedenle anne olmamak bir kadını daha az kadın, baba olmamak bir erkeği daha az erkek yapAmaz.

Larissa Gacemer’in ‘kocam beni böyle kabul etti’ açıklamasının arkasındaki ‘biliyorum, toplum gözünde eksik bir kadınım’ iması çok üzücü. Anne olmama durumuyla ilgili açıklama yapmak zorunda kalması çok sinir bozucu. Bunun başkalarını neden ilgilendirdiği ise anlaşılamaz bir durum.

Bizler ‘kapının dışında kalan’ kadınlarız. Hepimizin kendimize dair eksiklerimiz(?) var. Larissa doğuramıyor. Hazal doğurmuş olsa da anneliği kutsamıyor. Ben doğurdum ama rahmim yok. Şunun rahmi var ama doğurmamayı tercih etmiş. Biri doğurmuş fakat emzirmemiş. Biri evlat edinmiş. Biri çalışıyor. Biri erkek cinsiyetiyle doğmuş ama ruhsal olarak kadın. Biri erkek olarak doğmuş sonra ait hissettiği bedene kavuşmuş. Birimiz öyle. Birimiz böyle. Hepimizde bir ‘ama’, bir ‘eksik’. Kapının arkasında da kadın olmayı hak eden rahimli, çocuklu, memelerinden süt fışkıran, kendini çocuklarına adamış, ruhen ve bedenen kadın olan şanslılar var. Ve konuşmak en çok onların hakkı. Biz kendimizi önce onlara kabul ettirmek zorundayız. Kadınlık onayımızı aldıktan sonra belki kadın hakları için mücadeleye vaktimiz kalır.

 

Bahsi geçen yazımı okumak isterseniz http://birannedogdu.blogspot.com/2015/01/anne-olmak-meselesi.html?m=1 

Oksijensiz Yaşamlar

Pandemi günlerinde karantinanın da etkisiyle kadınlardaki fiziksel ve zihinsel yorgunluk -iyice- göz önüne çıkmaya başladı. Kimi açık açık sürekli bir şeyler yapıyor olmaktan dolayı yorgunluğunu ifade etse de kimi sadece sürekli yaptığı o ‘şeyleri’ anlatarak arkasındaki yorgunluğu tahmin edebilmenizi sağlıyor. Ekmekler, yoğurtlar evde yapılmaya başlandı. Okul çağında çocukları olanlar, onların okulu evden yürütebilmesine destek olmaya ve belki de çocuklarının öğrenim aşamasında bu kadar aktif olmaya başladılar. Çalışanların bir kısmı işi eve taşıdılar ve tüm bu hengamenin içinde bir de iş yaşamını yürütmeye çalışıyor. Durum böyleyken zaten normal şartlarda da kendini pek öncelemeyen kadınlar ne durumda görmek istedim.

İnstagram hesabımda anketler düzenlemeyi çok seviyorum. Yaklaşık üç yüz kişi de benimle birlikte bu anketleri izlemeyi seviyor ve düzenli katılım gösteriyor. (Buraya sevgi ve minnet ifadeleri eklemek istiyorum zira bu ekip yazdıklarımı ve düşüncelerimi yorumlayarak farklı açılardan üzerinde düşünmeme de yardımcı oluyor. İtiraf etmem gerekirse sosyal medya hesabımı kapatmama nedenim olabilirler.)

Dün de ‘Hayatımda sadece kendim için yaptığım …. var’ Boşluğu doldurun. Şeklinde bir anket düzenledim. Aslında insanların bir cevap vermesini beklemiyordum bunu yaparken. Bazı soruları cevaplamak kolay değil çünkü. Amacım yalnızca ne yazacaklarını düşünürken böyle bir şeyin olup olmadığını görmeleriydi. Tahmin etmediğim bir katılım oldu ankete. Boşanmaktan kitap okumaya, yeniden üniversiteye başlamaktan dans etmeye uzanan genişçe bir yelpazede, kimi çok uçta kimi çok sıradan ama yalnızca kendileri için hayatlarında olan şeyleri yazdı kadınlar. Kendileri için yaptıkları pek çok şey olduğunu düşünenler de vardı, hiçbir şey olmadığını düşünenler de. Üç kişi de ‘hiç düşünmemiştim’ demiş. (Umarım yalnızca yazan üç kişidir düşünen değil.) Benim sadece kendim için yaptığım bir sürü şey var. Okumak (öğrenci olmak anlamında da kitap okumak anlamında da) bunların içinde en önceye koyduğum fakat yoga yapmak için sahip olduğum matımın kapladığı alandan canım istediğinde hayatımın yorulduğum kısmını durdurup her şeyi bir süreliğine de olsa bırakabilme şansına sahip olduğum özgürlüğe kadar çok geniş bir oksijen alanım var. Sık sık bunlar olmasaydı ne yapardım diye düşünüyorum Karantina günlerinde daha fazla düşünür oldum. ‘Dur, benim biraz nefese ihtiyacım var’ demeyi öğrettiğim bir zihnim ve bunu söylediğimde beni anlayan, alan açan sevgilim olmasaydı, ne olurdu. Sanırım böyle bir hayata katlanamazdım. Ya çok mutsuz olurdum ya da değiştirmek için ne gerekiyorsa yapardım.

Oksijen Maskesini Önce Kendinize Sonra Çocuklarınıza Takınız.

Bu klişeyi artık duymayan yoktur. Tekrar yazdığım için özür diliyorum ancak durumu bundan daha iyi anlatan bir örnek de bulunamadı. Büyük çoğunluğumuz çocuklarımız (evimiz/ ailemiz) için kendimizi feda ettiğimizde iyi bir anne olacağımıza inandırılarak büyüdük. Halbuki durumun böyle olmadığı ortada. Zira yine büyük çoğunluğumuz sürekli söylenen ve hayatından mutsuz annelerle büyüdük. Mola alanlarınız/ zamanlarınız olmazsa yolculuk sizi yorar. Sinirlerinizi ve bedeninizi yıpratır. Ebeveynlik bir kez yola çıktığınızda artık geriye dönemeyeceğiniz çok yorucu bir yolculuk. Mola alanlarınızı bu yolculuğa çıkmadan çok önce hazırlamanız gerekli. Bir hobi edinmek ve bunu ebeveynliğiniz içerisinde de sürdürmek -tamam ilk yıl size yüzde yüz muhtaç bir canlıyla tuvalete gitmek bile hobi sayılabiliyor biliyorum- size bu yolculuk sırasında çok yardımcı olacaktır. Ben bunu çok geç fark ettim. Kendimi yüzde yüz Ada’ya adadığım -neyse ki Ada çok sakin bir bebekti ve talepkar değildi- dönemlerde bilmeyi çok isterdim. Sonra sonra kendime bakmayı öğrendiğim dönemde çılgın bebeğim Deniz dünyaya geldi ve -iyi ki- ben o esnada mola almayı öğrenmiştim.

Kendiniz iyi olmadığınız sürece birine iyi gelmeniz mümkün değil. Bu bir bebek de olsa – ki asıl onlara çünkü onlar televizyonun altındaki yayın kutusu gibi kendilerine gelen frekansları anlamlandırma konusunda çok başarılılar-

Eğer şimdiye kadar düşünmediyseniz durup şimdi düşünün istiyorum. Sadece size iyi geldiği için yaptığınız ne var. Issız bir adaya düştüğünüzü,çevrenizde sizi yargılayacak, yadırgayacak kimsenin olmadığını düşünün. Orada geçireceğiniz yalnızca bir haftada ne olursa mutsuz olmaz, kendinizi iyi hisseder ve denizin ortasındaki o birkaç metrekareye katlanabilirdiniz?

Yine bir kitap önerisiyle bitireyim zira kitabın ismi de bu yazıyı bitirmek için çok şık bir soru olacak: Korkmasaydın, ne yapardın? (Bahar Eriş)

Çocuklarda Öfke Yönetimi

Çocuklar iki aydır evlerde kapalılar. Pandemi sürecinin bence en mağdur kesimi onlar. Hem okullarından hem akranlarından ayrıldıkları yetmezmiş gibi geçen hafta başlayan ve haftada bir, izin verilen tek gün dışında sokağa, bahçeye çıkmaları da yasak. Biz büyükçe bir sitede oturduğumuz, sitemizde bahçe ve yeşil alan konusunda sıkıntı olmadığı halde çocuklarla bahçeye indiğimizde görevliler tarafından uyarılıyor ve evlerimize geri gönderiliyoruz. Çocukluğumda sokak aralarında gezen satıcı arabaları gibi ‘lütfen çocuklarımızı evde tutalım’ anonsu yapan arabalar geziyor sokaklarımızda. Çok saçma. Çok korkunç.

Sokağa çıkamamak demek koşup oynayamamak demek çünkü onlar apartman çocukları. Evde koşturmaya, tırmanmaya, zıplamaya kalkmaları demek de komşularla -haklı olarak- sorun yaşamamız demek. Özellikle 1-7 yaş arası çocukların bu süreci yönetebilmesi çok zor. Fiziksel aktivite yoksunluğu bedensel olduğu kadar ruhsal olarak da zorluyor bu çocukları.

Şu süreçte ebeveynleri en çok zorlayan da yedi yaş altındaki çocukların ruhsal çalkantıları ile baş etmek, daha büyük çocuklara da yeni durumla ilgili kurallar/ sınırlar koymaya çalışırken öfke patlamalarına maruz kalmak.

Çocukların Öfkeyle Başa Çıkmasına Yardım Etmek Mümkün Mü?

Amerika’da öfkeyle başa çıkamama sonucu okullarda yaşanan problemler artmaya başlayınca bazı davranışçı çözümler geliştirilmiş. Davranışçı psikoloji direkt davranışın değiştirilmesine yönelik bir yaklaşım olduğu ve altında yatan nedeni çoğu zaman görmezden geldiği için zaman zaman eleştirsem de zorunlu hallerde yaklaşımlarını kullanmaktan da geri durmuyorum. Örneğin şu dönemde altta yatan nedeni yani pandemiyi ve sokağa çıkamama durumunu ortadan kaldırmak gibi bir şansımız olamayacağına göre davranışa odaklanıp bunu değiştimeye çalışmak daha mantıklı. Üç aşamalı bir uygulama yapılıyormuş Amerika’da çocukların öfkelerinin doğru yönlendirilebilmesi için. Öfkeyi hissetmeyi engellemek değil öfkeyi doğru yönetmek amaçlanan bunu unutmayalım.

1- Şu anda bedenimde ne oluyor? -Birinci Aşama: Tanımlama

Öfkeyi hissettiği anlarda bedeninde ne olduğu ile ilgili konuşun. Ancak bunun için çocuğun öfkeli olduğu bir zamanı seçmeyin. Ona öfkelenebileceği örnekler vererek böyle olduğunda ne hissettiğini, bedeninde neler olduğunu sorun. Tam olarak öfke nerede başlıyor, yoluna nasıl devam ediyor, öfke davranışı oluşmadan önce ne hissediyor, öfke davranışından sonra ne hissediyor. Bedensel değişmelere dikkat etmeye başladığında öfkelenmeye başladığı anda kendini sakinleştirmeyi öğrenmesi daha olası. Bunu akıllı yangın sistemleri gibi düşünebilirsiniz. Henüz ortada yangın yokken dumanı fark ettiği anda su püskürtmeye başlayan alarm sistemleri kıvılcımlar yangına dönüşmeden onları engelleyebiyor. Çocuk, bedeninde olanları tanımlayamıyorsa ‘kızdığın zaman bedeninin ısındığını hissediyor musun, yumruklarını sıkmak istediğini fark ediyor musun’ gibi sorularla ya da kendi hissettiklerinizle örnek vererek yardımcı olabilirsiniz. Bunların öfkeden önceki belirtiler olduğunu öğrendiğinde öfkelenmeye başladığını fark etmesi daha kolay olacaktır.

2- Aklını Dağıtma Oyunu- İkinci Aşama

Öfkelenmeye başlamasıyla birlikte bedeninde neler olduğunu öğrenen çocuk, öfkeyi eyleme dönüştürmeden önce davranışını değiştirebilecek zamanı kazanmış olur.İkinci aşamada çocuğa öfkelendiği zamanlarda kullanabilmesi için matematiksel oyunlar öğretebilirsiniz. Amigdala beynin öfke davranışlarını yöneten kısmıdır ve biliçli düşünceler başladığı anda devreden çıkar. Amigdalayı susturmanın en kolay yolu öfkelendiğiniz anda matematiksel işlemler düşünmeye başlamaktır. Üç yaşından büyük olan çocuklarda ‘öfke karnına yerleşmeye başladığında ona soru sor’ oyunuyla aklını dağıtmayı öğretebilirsiniz. (Çocukların hatırı sayılır kısmı öfkenin karnında olduğunu söylemiş) Matematiksel işlem yapamayacak çocuklarda sözel oyunlar da aynı işe yarayacaktır. Mesela ‘hemen gözünü kapat ve öfkene sor bakalım arkadaşının t-shirtinde hangi çizgi film kahramanı varmış, eminim bilemez’ Çocuk daha küçükse soru sorma işini siz de yapabilirsiniz. ‘Sence öfkeli bir fil şu anda ne yapardı’ gibi bir anda işi oyuna dökebilecek sorular aklını hızla dağıtabilir. (Öfke krizi belirginleşmeye başladığında oyuna gönüllü olmayacakları için bu seviyeye siz farkında olmadan gelirse çocuğu ortamdan uzaklaştırmak, sıkıca sarılmak, sarılıp sakince sallamak gibi bedensel müdahale gerekebilir.)

3- Eğer böyle olsaydı. Üçüncü aşama: Drama

Öfkenin işaretlerini ve bu işaretleri aldığında ne yapabileceğini öğrenen küçük öğrencinin stajı için ona öğrendiklerini kullanabileceği oyunlar yaratmaya sıra geldi. Zihinsel pratikler (imajinasyon) hem yetişkinler için hem de çocuklar için gerçek durumla karşılaştıklarında yapacaklarını kurgulamakta yarar sağlayan uygulamalardır. Çok küçük yaştakiler için oyuncaklar ile; imgeleme yapabilecek (gözlerini kapattığında bir olayı kafasında ayrıntılarıyla canlandırabilecek) olanlar için konuşarak, en öfkelendikleri anları ve bu anlardaki duygularını, bu duyguyu nasıl yönetebileceklerini tekrar tekrar deneyimleterek bu durumlarda sakin kalmaya teşvik edebilirsiniz. Bu oyunlardan sonra öfkeliyken hissettikleri ve sakinleştikten sonra hissettikleri hakkında konuşup öfkelenmenin normal bir şey olduğunu ancak öfkenin karşısındakine zarar vermek için bir neden olamayacağını anlatabilirsiniz. Yapılan çalışmalar, çocukların imgeleme oyunlarını bir kez öğrendikten sonra başa çıkamadıkları durumlarda kendi çözüm yollarını bulmak için de kullanmaya başladığını göstermiş.

Yardımcı Olabilecek Kitaplar

  • 1001 Çiçek Kitaplar – Öfkeli (Duyguları Anlamak) -İsabel Thomas
  • Tübitak Popüler Bilim Kitapları – Sinirlerine Hakim Ol – Berta Garcia Sabates – Armelle Modere
  • 1001 Çiçek Kitaplar – Sakinleş- Jeniffer Moore Mallinos- Gustavo Mazali

Uzaktan Eğitimde Uzak Kalan Akranlar

Çocuklarımız, hiçbirimizin yaşamadığı hatta yaşanabileceğinin ihtimalini bile düşünmediği bir şeyi yaşıyorlar: Devlet eliyle okulsuzluk.

Okulsuzluğu pek çoğumuz hayatımızın bir döneminde hayal ettik. Ben de çocuklarının okula başlayacağı dönemden çok çok (çoook) önce iyi (?) bir okul aramaya, aradığını bulamadıkça karamsarlığa kapılıp başka bir okul düşlemeye başlayan o ebeveyn grubunun bir üyesiydim. Çocuklarım çok küçüktü ve ben çok acemiydim. Şu anda bu konuya farklı bakıyorum ancak o dönem yaşadıklarım ve hissettiklerim nedeniyle neden öyle düşünüldüğünü de anlayabiliyorum. Çocuğun kontrol edemeyeceğin bir mekanizmaya teslim edilmesi fikri korkutucu. Geçireceği zihinsel dönüşümleri tahmin edememek korkutucu. Alabileceği ruhsal ve bedensel yaraları öngörememek korkutucu. Böyle düşünüyor ve hasarı en aza indirebilecek okulu arıyordum. Sonra da hiç okula gitmemesini düşlemeye başladım.

Şu anda çocuklar okula gitmiyor. En son iki buçuk ay önce okul formasını giyip servislerine bindiler ve fiziksel bir okula gittiler. Bunun için ebeveynleri ceza almıyor. Hatta evden öğrenim devlet eliyle destekleniyor. Bu çoğumuzun rüyasının gerçek olması gibi.

Ben çocuklarımın evde olmasından dolayı çok mutluyum. Günlerini, maruz kalacalarını kendilerinin seçebilmelerinden ve programlayabilmelerinden, okuldan çok oyuna vakit ayırabilmelerinden ve güvende olduklarını bilmekten dolayı çok mutluyum. Elbette onlar da öyle. Keyfimiz bu kadar yerindeyen okul konusunda fikrim (belki de çocuklarımın gittiği okul nedeniyle) yüzde yüz değişmiş olduğu için okuldan uzak olmalarından dolayı huzursuzluk duyuyorum.

Okulun İşlevi

Amerikalı Sosyolog Talcott Parsons, okulun sosyal yaşamın bir kopyası olduğunu ve çocukların toplumsal kuralları burada öğrendiklerini söyler.

Okul öğrenim işleviyle, bireyin hayatını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu bilgiye ulaşmasına olanak sağlamasıyla birlikte eğitim işleviyle de davranış ve düşüncelerini inşa etmesine olanak sağlar. Okulun derslerden oluşan açık müfredatı yanında toplumsal kuralları içeren bir gizli müfredatı da bulunur. Çocuk ‘diğerlerini’ okulda öğrenir. Diğer insanları, diğer yaşamları, diğer fikirleri, diğer davranış biçimlerini okulda görür ve ben bunu çok önemsediğim için okulsuzluk fikrinden yıllar sonra fersah fersah uzağa düşmüşken okulsuzluk hayalim gerçekleşti. (Okulsuzluk fikrinden fersah fersah uzağa düşmüştüm çünkü biri ortaokulu biri ilkokulu yarılamış olan iki çocuğumun üzerinde okulun etkisini gözlemleme şansım oldu. Baştan kabul ediyorum, ayrıcalıklı azınlık kısmından konuşuyorum: Seçtiğimiz ve sevdiğimiz okulda okuyan, mutlu öğrencileri olan azınlık. Dolayısıyla genelleme değil, çıkarımlarımı yazıyorum.)

Okul, sanayi toplumuna işçi yetiştirmek ve çocukların var olan işçilerin ayaklarının altından çekilmeleri için yaratılmıştı. İlk hedefi belirli programlara uyabilen, sabahın kör vakti yollara düşüp tıpkı fabrikada çalışan ebeveynleri gibi kendilerine verilen saatlerde mola alıp sonra olmaları gereken yere, ‘işlerinin’ başına dönen, toplu halde yemek yiyen, sıraya giren ve ‘mesaisi bittiğinde’ eve dönen çocukların ‘düzene alışmasını’ sağlamaktı. Çocuklar bu esnada okuma yazma gibi bilgileri öğrenme, tarihini öğrenerek iyi bir yurttaş olma gibi vazifelerini de yerine getiriyor ve gelecekteki ‘sınıflarına’ dahil olabilmek için yetişiyorlardı. Okul fikrinin bu programlama kısmı en nefret ettiğim kısmı olabilir. Öğrenme kısmındaki çocuğun bilgi bombardımanına tutulması ve sınavlar mı daha nefretlik, programlama kısmı mı, karar veremediğim için ‘olabilir’ diyorum.

Fikir İnşası ve Davranış Geliştirme

Çocuk, ‘ne’ olduğunu ailesinden, ‘ne’ olmadığını diğerlerinden öğrenir. Bu nedenle ‘olmadığı’ insanlarla karşılaşması, onlar karşısında olduğu kişiyi değerlendirmesi ve anlaması, onlara karşı bir tutum ve empati geliştirmesi okulda olur. Siz ailesi olarak ne yaparsanız yapın çocuğa bunu veremezsiniz. Onlarca farklı aileden, farklı hikayeden, farklı düşünceden çocuğu aynı ortamda birbirleriyle ilişki kurmak adına bir araya getiremezsiniz zira yetişkinler (bazen farkında olmasalar da) kendilerine benzeyenlerden oluşan komünler kurarlar. Dolayısıyla ortak paydaları dışındaki insanlar dışarıda kalır ve çocuk genellikle okul dışında bir ortamda bu dışarıda kalanlarla -kendi sosyal çevresi oluşuncaya kadar- bir araya gelemez. (Ve genellikle mecbur kalacağı üniversite, askerlik ya da iş yaşamı gibi kendi seçemediği sosyal çevreler dışında yetişkin olduğunda da bu diğerleri ile bir araya gelmez.) Bu seçicilik de bir süre sonra seçkinciliğe dönüşebilir.

Beni okulsuzluk fikrinden uzaklaştıran da çocuklarımın, okul fikrinde yer alan otoriteden ve yetişkin (öğretmen, okul müdürü vs) baskısından uzak olmaları nedeniyle bu baskılarla savaşmak yerine akranlarıyla olan bağ ve ile iletişimlerine, bunun onlar üzerindeki etkisine odaklanabilmem oldu. İnsanların okul konusunda odaklandığı üç nokta var: Çocukların akademik başarısı, öğretmenlerin çocuklara karşı tutumu ve akran ilişkileri. Akademik başarı öyle büyük bir alanı kaplıyor ki öğretmen ve akranlar geride kalan küçük bir kısmı paylaşıyor. Ve burada da öğretmenler akranlardan büyükçe bir pay alıyor. Akranlar, kendilerine kalan bu küçük payda çocuğun ders çalışmasını engelleyen ya da onu yoldan çıkartıp öğretmenlerin gözünden düşüren gereksiz varlıklar olarak yer alıyor. Bu büyük gölgeler odak noktanızdan kalktığında ise başka bir şey görüyorsunuz: Bağ ve ilişkileri. İşte çocuğun ‘biri olabilme’ noktası da tam olarak burası. Merhameti, saygıyı, geri çekilmeyi, zarar vermeden rekabet etmeyi, öfkeyi ifade etmeyi, sevmeyi, sevmediğine sınır koymayı, dinlemeyi, konuşmayı, öncelemeyi, değerlendirmeyi, duyduklarını tartmayı, kendi değerleri ile başkasının değerleri arasında kalmayı, gaza gelmeyi, gaza getirmeyi, bu gazlama çabasında direnmeyi, iradeyi ve binlerce şeyi bu ilişkilerden öğreniyor. Eğer bir melek olduğunuzu düşünmüyorsanız çocuğunuzun fikir ve davranışlarınızla sizin kopyanız olmasını istemezsiniz sanırım. Ya da sizin öğrettiğiniz her şeyin evrenin tek gerçeği olduğunu düşünmüyorsanız.

Okulsuzluk rüyamın gerçekleşemeyeceğini fark ettiğim dönemde madem bunu yapamıyoruz öyleyse sosyo-ekonomik olarak bizimle aynı seviyedeki insanların olduğu bir ortamda, bu ebeveynlerin çocuklarıyla okusunlar diye tutturmuştum. Şimdi bu fikrimden ölesiye tiksiniyorum. Kendimi dünyadaki tüm eşitsizliklere karşı olan bir insan olarak tanımlarken kendime eşit gördüklerimden oluşan bir çerçeve çizmeye ve diğerlerini bunun dışında bırakmaya çabalayan örtük önyargılarım beni dehşete düşürüyor çünkü. Neyse ki ‘eşitlerimizden’ oluşan okulda akademik başarı hırsı ve öğretmen zorbalığı ile boyumuzun ölçüsünü hızlıca aldıktan sonra yelpazesinde her türlü eşitsizliğin olduğu bir okula geçti ve eşitsizliği deneyimleyerek ‘diğerlerinin’ farkına vardı çocuklarım. Kendilerinden daha avantajlı ya da dezavantajlı olanlarla bir arada olmayı, onlarla ilişki kurmayı, katlanmayı ya da sınır koymayı öğrendiler. Ve ben de onların bu ilişkilerini gözlemleyerek okulsuzluk rüyamın temelindeki fikirlerden birinin ne kadar dehşet verici olduğunu öğrendim.

Bana şu anda komik gelen de bir zamanlar çok inanarak savunduğum ve bu uğurda İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna taşındığımız bir fikrin saçmalığına bugün bir o kadar inanıyor olmam. O gün çok inandığım bir şeyin çocuklarımın yaşamını etkilememiş olmasından dolayı çok memnunum bu nedenle. İşte bu yüzden benim/bizim inandıklarım(ız), savunduklarım(ız) dışında bir hayat olduğunu deneyimlemeleri için okuldaki akran ilişkilerini çok önemsiyorum. Uzaktan eğitimin de tek kötü yanı bence -şimdilik- bu.

Beni Gütme. Beni Gözet

Geçtiğimiz günlerde Bakara Suresi* ile ilgili bir kitap okurken bir ayette ‘Ey inananlar, beni güt demeyin, beni gözet deyin‘ şeklinde bir cümleye rastladım. Suredeki bağlamından bağımsız olarak da üzerinde epeyce düşündürdü bu cümle beni.

Gütmek kelime anlamı olarak malum, genellikle hayvanlar için kullanılıyor. Bir sürüyü otlağa doğru -bazen sopa marifetiyle- yönlendirmek, hayvanlar beslenirken gelebilecek tehlikelerden korumak ve tekrar barınaklarına götürmek şeklinde çobanlığın işlevini anlatan bir kelime. Sürüyü tamamen edilgen, düşünceden mahrum ve kendi yolunu, gelecek tehlikeleri bilemeyecek kadar zekadan uzak bir konuma getiriyor.

Gözetmek ise özen göstererek koruyup kollamak, bakmak, diğerlerinden ayrı tutmak gibi anlamlara gelen, içinde sevgi ve saygı barındıran bir kelime. Hem davranışın kendisinde hem de muhatabında bir etkinlik söz konusu. Yani gözetilen kişi ne yaparsa yapsın müdahale etmeksizin yalnızca izlemek ve kendisine zarar vermek ihtimali konusunda bilgilendirmek, uyarmak anlamıyla gözetilen kişinin bir düşünce ve davranış sahibi olduğunu anlatıyor.

Güdüyor muyum, seviyor muyum?

İlişkilerimiz içerisinde, sevdiğimiz kişiyi kendimizce korumak isterken -çocuğumuz da olsa partnerimiz de olsa- bir süre sonra davranışımızın gütmeye kayması, gütme ve gözetme kavramları içerisinde bulunan koruma isteği ilgili sanıyorum. Oysaki gütmek edilgenliğe gözetmek ise etkenliğe yönlendiriyor. Güdülen nesnenin yol üzerine düşünmesine gerek yoktur. Aynı şekilde davranış üzerinde düşünmesine de. Ne yapması gerektiği ve nasıl yapacağı kendisine söylenir. Sınırları çizilir. Dışına çıkması zorlama marifeti ile de olsa engellenir. Böylece fiziksel olarak güvende kalır. Zihinsel olaraksa budanır. Gözetmede ise yolunu – ve davranışını- seçme ve sonuçlarına katlanma vardır.

Bir çocuk kitabı* ile ilgili yazdığım incelemede ‘ebeveynliğin yapma düşersin demek değil dene, düşersen ben buradayım, demek olduğunu anlattığını‘ yazmıştım. Bu cümle çok sevildi. Sanırım, aslında yapmak istediğimiz ebeveynliğin içeriğinde gözetmek var. Yaptığımız ebeveynlikse bir süre sonra ‘yaparsan gününü görürsün’e dönüşüyor yani gütmeye. Sonuçta çocuk cezadan korktuğu için davranşlarını şekillendiriyor. Davranış üzerine düşündüğü ya da yaşayıp sonucuna katlanmak zorunda kaldığı için değil. Sıklıkla sağa sola yazdığım bir söz var; Çocukları gidecekleri yere kucağınızda götürürseniz yol hikayeleri olmaz. Yol hikayeleri önemlidir oysa. İnsanı olduğu kişi yapan bu hikayelerdir. Yolu siz açar, o yolda değnek marifeti ile ya da kucağınızda taşıyarak ilerlemesini sağlar ve yolun götürdüğü değil de sizin belirlediğiniz noktaya ulaştırırsanız bu sizin hikayeniz olur. Onun değil.

Aynı şey partnerlik ilişkileri için de söz konusu. Sürekli kontrol altında tutarak ilişki içerisinde tuttuğunuz kişinin, gerçekten ilişkide kalıp kalmak istemediğini ve yanında olmayı seçtiği kişinin siz olup olmadığınızı asla bilemezsiniz. İki yetişkin insanın ilişkisi içerisinde gözetmek; zarar görmesini istememek adına varlığı kabul edilebilir bir davranışken gütme davranışı kabul edilemez. Bir yetişkin insan diğerinin ne giydiğine, nereye gittiğine ve kiminle görüştüğüne dair kurallar koyuyorsa ve zorbalık marifetiyle (ya da manipülasyon yoluyla) bu kuralları uygulamasına çabalıyorsa bu partner şiddetidir. Sağlıklı ilişkide ise şiddetin hiçbir türü kabul edilemez.

Yol Hikayesi Olan, Kendi Yolundan Gidendir.

Çocuk Gelişimi eğitimi aldığım dönemde dersimize giren ve kendisi bir büyükanne olan hocamız, kendi çocuğunu yetiştirirken yaptığı hataları kızının da çocuğuna yaptığını gördükçe ilişkilerine karışmamak için yumruklarını ısırdığını anlatmıştı. Siz olsanız ne yaparsınız, diye sorduğunda sınıfta yoğun bir tartışma yaşanmıştı. Hatırı sayılır çoğunluk karışacağını, karışılması gerektiğini söylerken bir kısmımız da uyarmak ya da önermek dışında bir şey yapılmaması -başının etini yemek, söylediği yapılsın diye manipüle etmek vs- gerektiğini savunmuştu. Bir süre sınıfı izledikten sonra hocamız sakince ‘o zaman o kızımın anneliği olmazdı, benim anneliğim olurdu’ dedi. O an yaşadığım ‘aydınlanmayı’ hiç unutmuyorum. Benim bu ilişkiye karışmamayı savunma nedenim genelde insanların davranışlarına müdahale etme alışkanlığım olmamasıydı. Herkesin kendi aklını kullanmasına dair (sapere aude!) inancım ve her ilişkinin kendi bağlamında değerlendirilmesine dair inancım sabit olmakla birlikte hocamın ‘kendi yolculuğuna müsaade etmek’ fikri bir yapbozun parçası gibi gelip zihnimdeki yerine oturdu.

Bir kitapta mı okudum* yoksa bir yerden mi duydum çok emin olamadığım bir önerme der ki ‘insan sevdiğini koruduğunu zannederken aslında kendini acı çekmekten korur‘ Bu önermenin ışığında ilişkilere baktığımızda en kısıtlayıcı insanların en kendisiyle meşgul insanlar olması, en fedakar insanların en takdir edilmeye ihtiyaç duyan insanlar olması açıklanabilir hale geliyor. Tutmak değil de bırakmak daha zorlayıcı olduğu için. Gözetmek değil de gütmek daha kolay olduğu için. Ve elbette yolu yürümesine müsaade etmek yerine kucağında taşımak daha fazla takdirle karşılandığı için.

İlişkilerde kişinin olabileceği insan olmasına müsaade etmek, yolunu onun adına yürümemek ya da kendi hedefinize varmaya yönlendirmemek. Zor olsa da gözetmenin görevi yalnızca budur. Diğeri çobanın görevidir. Gütmeyip gözetmek, güdülmeye itiraz edip gözetilmeye müsaade etmek. Kendi yolunu bulmak. Kendi yolunu bulmasına müsaade etmek. Orada olmak. Ama orada olduğu için bedel istememek. Orada olmak ama yalnızca ihtiyaç duyulduğunda varlığını göstermek. Orada olmak. Orada olduğunun bilinmesinin güvencesiyle yürünen yolu izlemek. Sadece izlemek. Seni gütmeyeceğim. Seni gözeteceğim. Bence bu korkulan biri olmak yerine güvenilen biri olmak isteyen herkesin seçeceği bir yol. Beni gütme. Beni gözet. Bu da korkmak yerine saygı duymak isteyen birinin en haklı talebi.

*Bakara Suresi Kur’an’da yer alan , Kur’an’ın en uzun suresidir. Kitap: Abdülaziz Bayındır – Kur’an-ı Kerim Tükçe Meal Serisi 1- Bakara Su
* Bahsi geçen çocuk kitabı ‘Aferin Küçük Ayı’
* Bu cümle Boris Vian’ın Yürek Söken kitabından olabilir diye düşünüyorum. Ya da bu kitapla ilgili yazdığım onlarca yazıdan birinde ben bile yazmış olabilirim. Hiç emin değilim. Bu arada dipnota dipnot: Bu kitabı okumadıysanız okuyun.
Sapere Aude: Kant’ın ünlü ‘aklını kullanmaya cesaret et’ deyişi.