Travma Kavramının Doğuşu

Ve Travma sonrası stres bozukluğu

Alıştığımız anlamda travma konusua da az çok değinmekle birlikte daha çok kavramın doğuşundan ve kavramlar doğarken şekillerini aldıkları ortamdan bahsedeceğiz. Bu bağlamda öncelikle travmanın bir kavram olarak varoluş tarihiyle başlamak istiyorum çünkü tarih boyunca insanlık kendi varoluşunu ve kimlik geliştirme sürecini anlamak için bu kadar uğraşmışken onu biçimlendirmede bu kadar büyük bir rolü olan bir şeyin neden uzun süre görmezden gelindiğini anlamak istiyorum.

Hipokrat’a kadar insanlar, psikolojik dışavurumları kötü ruhlarla açıklamışlar. Hipokrat ise buna inanmadığını, bunların da bedensel hastalıklar gibi muamele görmesi gerektiğine inandığını söylemiştir. Hatta bir adım öteye giderek psikolojik hastalıkların kalıtımsal yollarla ve çevre etkisiyle oluştuğundan ve düşlerin bunlar hakkında bilgi verebileceğinden de bahsetmiştir. Aynı zamanda histeriyi, melankoliyi, maniyi tanılamış ve histerinin kadınlarda sık görüldüğünü de fark etmiştir. Bu konuya daha sonra döneceğiz.

Antik Yunan ve Roma’da psikolojik hastalıklara önem verildiği ve üzerinde düşünüldüğü İskenderiye’deki sanatoryumların üstün nitelikleri sayesinde ortaya konmuştur. Bu uygarlıkların yıkılışından ve Avrupa’da karanlık çağın başlamasından sonra kilisenin etkisiyle karanlık güçler, şeytanlar ve cadılar geri gelmiş ve ruhsal hastalıkların tedavisi rahiplerin ellerine bırakılmıştır. O günlerde kilisenin söylediklerinin aksini iddia etmek ölümü kabullenmek demektir ve reform dönemine kadar tek tük bu riski göze alarak kiliseye karşı çıkanlar olsa da bu düşünce devam etmiş ve ancak reform döneminde, yeniden bireyin ve bilimin yükselişiyle psikolojik semptomlar hastalık kategorisine girmiştir. Bu dönemde en önemli katkı Alman hekimi Emil Kraepelin’ dan gelmiştir. Psikolojik semptomların her birinin farklı bir hastalığa işaret edebileceğine ilk dikkat çeken kişi o olmuştur.

Emil Kraepelin
Emil Kraepelin

Psikolojinin bir olgu olarak ortaya çıkışı 1800 lerin başlarında olmasına ve bireyin keşfinden itibaren kişiliğin oluşumu ve davranışlar bu alanda çalışanların odağında olmasına rağmen travma tanımı ve sonrasında yaşananlar 1900lü yılların sonlarına kadar kabul görmedi.

Peki neden? Halbuki insanların strese karşı biyolojik temelli tepkileri evrenseldir ve travma sonrasında kültüre bağlı olmaksızın bireylerin davranışlarında değişiklikler olur. Bu herkesin aynı olaylar karşısında aynı şeyleri hissedeceği ve aynı davranışsal tepkileri vereceği anlamına gelmese de travmatik bulduğumuz bir durum karşısında biyolojik sistemde aynı şeyleri yaşadığımız bir gerçektir.

Kitabımız Travma ve İyileşme de bu konuda Bir insanın travma sonrası stres bozukluğu geliştirme olasılığı esas olarak travmatik olayın doğasına bağlı olmasına rağmen bireysel farklar bozukluğun alacağı biçimi belirlemede önemli rol oynar. Olay aynı olsa bile iki insan birbiriyle tıpatıp aynı reaksiyonu vermez. Travmatik sendrom pek çok değişmez özelliğine rağmen herkes için aynı değildir diyor. Bu ne demek? Peter Levine, organizmaya yük bindiren her şey travmadır der. James Gross ise duygu düzenlemesi adını verdiği kavramı “hangi duyguları nasıl deneyimlediğimiz ve onları nasıl ifade ettiğimiz” olarak tanımlıyor. Özetlemeyi Murathan Mungan’ın bir sözü ile yaparsak “herkesin sarsılacağı eşik farklıdır.” Yani olayın ne olduğundan çok kişinin o durumu yıkıcı bir durum olarak tanımlayıp tanımlamadığı ve duygularıyla nasıl başa çıktığı önemlidir. Kapsamlı Psikiyatri El Kitabı’na (Comprehensive Textbook of Psychiatry) göre psikolojik travmanın ortak paydası yoğun korku, çaresizlik, kontrol kaybı, yok olma tehdidi hissetme ve buna bağlı olarak yaşanan çoklu bedensel ve psikolojik bozukluklardır ve kültür fark etmeksizin beden travma karşısında aynı tepkileri verir.

Eşikler evrensel olmasa bile sinir sistemi evrenseldir.

Aynı şekilde travmayı reddetmek de evrenseldir. Çünkü psikolojik travmayı çalışmak hem insanın yaralanabilirliğiyle hem de insan doğasındaki kötülük kapasitesiyle yüz yüze gelmek demektir. Freud da birazdan bahsedeceğim gibi bir dostuna travma ile ilgili çalışmaları hakkında yazdığı bir mektupta karşısına çıkanlardan dolayı girdiği şoktan bahsediyor. Dolayısıyla travmanın varlığını kabul ettiğinde insanlık, en kudretli olduğunu düşündüğü alanı, her şeyin sahibi olduğunu düşündüğü birincil konumu kaybetmek zorunda kalacaktı. Burada insanlıktan kasıt elbette modernizmin öznesi olan “beyaz, orta sınıf, Hristiyan erkek. Onun suçlanacağı, zarar göreceği ya da avantajlarını kaybedeceği alanlarda dolaşılması bulunduğu konuma zarar verebilirdi. Bu nedenle bu alanlardan her zaman bilinçli olarak uzak duruldu. Konumuzda da durum böyle: Ta ki dünyanın yönünü mecburen buraya çevirmesini gerektiren doğal yıkımlar ya da kitlesel sorunlar ortaya çıkana kadar travmadan hassasiyetle uzak duruldu ya da üzerinde düşünmeye gerek görülmedi. 

Nitekim Japonya’daki travma ve kurban algısı 1995 Kobe depremiyle ortaya çıktı ve ancak bundan sonra insanların neden olduğu yıkımlar dikkat çekmeye ve bu konuda çalışmalar yapılmaya başladı. Türkiye’de de travma 1999 depremi ile konuşulur hale geldi.  

Dünyanın politik sistemi hayatta kalmaya değer olanın hayatta kalmasına, bu kesim dışında kalanların göz ardı edilmesine dayanır.

Travmanın tarihine baktığımızda üzerinde çalışılma nedenlerinin doğal afetler ve savaşlar olduğunu görüyoruz. İnsan eliyle oluşan travmanınsa semptomlarıyla zaman zaman ilgilenilse bile arka planı inkâr edilmiş. Bütün canlılar yaralanabilir fakat bu yaraların nedeninin araştırılması, boyutunun anlaşılması ve çözümü için yollar geliştirilmesi konusundaki uğraş kimin yaralandığına bağlıdır. Size yardım edilip edilmeyeceği, sorunlarınızın giderilip giderilmeyeceği toplumsal konumunuzla ilgilidir. Dünyanın politik sistemi hayatta kalmaya değer olanın hayatta kalmasına, bu kesim dışında kalanların göz ardı edilmesine dayanır. Travma sonrası stres bozukluğunun semptomları da başlangıçta histeri olarak adlandırılması ve kadınlıkla, rahimle dolayısıyla da kadın cinselliği ile ilişkilendirilmesi sonucunda bu göz ardı edilen alanlardan biri oldu. Histeri kelimesinin yunanca karşılığı rahim demektir yani bu sendromlar rahmi olanlarda görüldüğü için çok fazla isim aramakla da uğraşmayıp direkt kadının bu ayırıcı özelliğini isim olarak vermişler.

Fransız bir nörolog ve Freud’un da hocası olan Martin Charcot şu anda konversiyon bozukluğu olarak isimlendirilen ve bastırmanın sonucu oluşan belirtileri yani bayılma ve sonrasında agresyonla ya da ağlama kriziyle uyanmayı, sara benzeri nöbetler geçirmeyi, fizyolojik bir açıklaması olmaksızın geçirilen felçleri yine fizyolojik bir temeli olmaksızın yaşanan bedensel diğer sorunları birer belirti olarak değerlendirmemiş bunlara histeri adını vermişti ve tedavisi için hipnozu kullanıyordu. Daha sonra Freud’un da kendisini ağır şekilde eleştireceği gibi Charcot, histerinin nedenlerinden çok belirtileriyle ilgilenmiş ve biraz da işi şova dökerek hastaları birer sirk maymununa çevirmişti. Onlara tuhaf giysiler giydirip sahneye çıkartıyor ve orada hipnoz yaparak kişisel şovunu sergiliyordu.

Charcot bir hipnoz seansında, sahnedeyken
Charcot bir hipnoz seansında, sahnedeyken

Josef Breuer histeriye şüpheyle yaklaşıncaya kadar kadınlara histerik ucubeler gözüyle bakıldı. Breuer, Anna ismini verdiği hastasıyla çalışmasında histerinin arkasında farklı dinamikler olduğunu fark etti ve bu dinamiklerin hafızada bilinçli ya da bilinçsiz şekilde üzeri örtülen bir alanla ilişkili olabileceğinden şüphelendi. Anna’nın kısmi felç, migren atakları, halüsinasyonlar gibi sıkıntıları felç olan babasına bakmak için onunla yaşamak zorunda kaldığında başlamıştı. Breuer, ilk kez olarak bu vaka esnasında hasta hipnoz altındayken yaşadıklarını hatırlayıp anlattıkça semptomların iyileştiğini fark ediyor ve konuşma terapisine devam ediyor -bu tedavi biçimine de bu hikâyeden sonra konuşma terapisi ismi verilmiştir. Terapiler sürdükçe Anna’nın çocukken babasının cinsel tacize uğradığı ortaya çıkmış ve davranışların karanlık dehlizlerinde gezerken yolunu bulabilmek için “Hafızanın ipini takip etmek”ten ilk bahseden kişi bu keşfin etkisiyle Breuer olmuştur. Onun keşfettiği bu ipi sonuna kadar takip eden kişi de Anna O. Vakasından çok etkilenmiş olan Freud olacaktır.

Sigmund Freud
Sigmund Freud

1896 yılında Histerinin Etiyolojisi (The Aentiology of Hysteria) çalışmasında Freud histerinin kaynağının çocukluktan gelen yaşantılar olduğuna, bunların bir hastalık değil psikolojik semptomlar olduğuna dair kesin düşüncesini ilk kez ortaya koydu. Makalede histerinin zannedildiği gibi fizyolojik bir hastalık olmadığını dolayısıyla erkeklerde de görülebileceğini fakat kadınlarda histeri olarak gelişirken erkeklerde saplantı bozukluğu olarak geliştiğini, fizyolojik sorunlar nedeniyle değil sosyal sorunlar nedeniyle ortaya çıktığını yani buna içinde yaşanan çevrenin sebep olduğunu, Charcot’un düşündüğü gibi kalıtımsal bir hastalık olmadığı, çocukluk dönemi ihmal ve istismarının histerinin altında yatan en büyük nedenlerden biri olduğunu yazdı. Şöyle söylüyordu bu makalede: Aynı özgül nedenler sağlıklı bir insan üzerinde gözle görülür bir patolojik sonuç meydana getirmez buna karşın eğilimli olan kişide nevroz oluşumuna yol açar. O halde kalıtımın etkisi bir elektrik devresindeki gözle görülür sapmayı arttıran ancak yönünü belirleyecek güçte olmayan bir telin etkisiyle kıyaslanabilir. Kalıtımın etkisini bir dereceye kadar kabul etse de tek nedenin bu olamayacağını biliyor ve kışkırtıcı ajan adını verdiği şeyin peşine düşüyordu. Yine bu makalede şöyle yazmıştır: hasta henüz bir çocuk olduğundan erken dönemdeki cinsel uyarılma o dönemde hiçbir etki bırakmaz ya da onu az etkiler fakat bunun ruhunda bıraktığı iz silinmez. Bu etkiye ulaşmak için psikanalizin gerekli olduğunu savunur ve böylece psikanaliz sözcüğünü de ilk kez kullanmış olur.

Fakat bu açıklamasından sonra hızla yalnızlaştırılmaya başlar ve tuttuğu bu ipin ucunu bırakmak zorunda kalır. Çünkü histeri salgınları burjuva ailelerinde de görülmektedir ve o alanın kurcalanması ailenin içerisindeki ensest ilişkileri ve çocuk istismarlarını ortalığa dökecektir. Sonraki çalışmalarında bu bilinç dışı anlatıların hastaların cinsel fantezileri olduğundan bahsetmeye başlar. Halbuki Viyana’da bir üniversitede sinir hastalıkları doçenti olan Wilhelm Fliess’e yazdığı mektuplarda tüm vakalarda babanın sapkın olarak suçlanması gerektiğinin kendisinde yarattığı şaşkınlıktan ve hayal kırıklığından bahsediyor ve diyor ki: Bu sapkınlık histeri vakalarından kıyaslanamaz oranda fazla olmalı çünkü bu hastalık yalnızca olaylar sıklaştığında ve savunmayı zayıflatan bir faktör olduğunda ortaya çıkıyor. Bunu neye dayanarak söylediğini de açıklıyor; toplam 13 vaka görmüştür o tarihe kadar ve bunların tamamında taciz ve tecavüz hikayesi vardır. İki hastası da bunları yaşadığında iki yaşından küçüktür. Tüm bu yazdıklarını elbette kongrelerde anlatamayacağından da bahseder Freud. Ve bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu alandan uzaklaşır.

Tıpkı makbul kadın tanımı dışında kalan kadınların anormal, hastalıklı ucubeler olarak etiketlenmesi gibi yine norm dışında kalanlar bilinçli olarak göz ardı edildi

Birinci Dünya Savaşına katılan askerler kitleler halinde travma sonrası stres bozukluğundan mustarip olmaya başlayıncaya kadar bu semptomlar kadın histerisi olarak kaldı. Savaş esnasındaki psikiyatrik zayiat savaş zayiatının yüzde kırkını oluşturuyor olmasına rağmen askeri yetkililer uzunca bir süre yine bu tanıyı görmezden gelmeye ve kamuoyundan gizlemeye çalıştı. Psikolojik sorun yaşayan askerler ahlaken sakat olarak etiketlendiler çünkü makbul asker vatansever ve gözü kara olmalıydı. Tıpkı makbul kadın tanımı dışında kalan kadınların anormal, hastalıklı ucubeler olarak etiketlenmesi gibi yine norm dışında kalanlar bilinçli olarak göz ardı edildi.

Bir insanın silah altındayken ruhsal sarsıntı geçirebileceği ve maruz kalınan çatışmanın şiddetiyle doğru orantılı olarak psikiyatrik sorunlar yaşaması beklenebileceği ilk kez İkinci Dünya Savaşında kabul edildi. 2. Dünya Savaşı esnasında, travmatik yaşantılar sonrasında ruhsal bozukluklar gelişebildiği, semptomların sağaltılmasının ve bu bozukluğun giderilmesinin tek yolunun yeniden canlandırma ve katharsis olduğu kabul edildi ve buna yönelik çalışmalar yapıldı. Fakat bu çalışmalar sendromdan mustarip askerleri savaşa geri döndürmeye, savaştaki askeri gücü kaybetmemeye yönelik çabalardı ve savaşın bitmesiyle travmaya uyanan bu ilgi yeniden söndü. Vietnam savaşına kadar da kimse askerlere olanlarla ve onların savaş sonrasında yaşamlarına nasıl devam ettikleriyle ilgilenmedi. Bu savaş sonrasında başlayan çalışmalar sonucunda Travma sonrası stres bozukluğu giderek görünür hale geldi, nevroz ve psikoz kavramlarından vazgeçilerek bozukluk ismini aldı, psikiyatrik tanım haline gelmesi de bunların akabinde, 1980 yılında oldu. Amerikan Psikiyatri Birliği 1980’de Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabında travmayı “alışılmış insan deneyimi sınırları dışında olan şeyler” olarak tanımlayarak posttravmatik stres bozukluğunu bir anksiyete bozukluğu olarak kabul etti.

Bilinç yükseltme çalışmaları, Freud’un ucunu bıraktığı ipi yeniden yakalamıştı.

Bütün bunlar olurken feminist hareket, kadınların yaşadığı sorunları görünür kılmak için Bilinç Yükseltme Çalışmaları adını verdiği çalışmalar yapmaya başladı. Bilinç yükseltme çalışmaları Freud’un ucunu bıraktığı ipi yeniden yakalamıştı. Bu çalışmalar her üç kadından birinin çocukluğunda istismara uğradığını ortaya çıkarttı. Fakat en yaygın travma sonrası stres bozukluğu semptomlarının savaştaki erkeklerde değil sivil hayattaki kadınlarda olduğu gerçeğine psikiyatri alanında çalışanların gözleri hala ve ısrarla kapalıydı. Zaten yapılan tanım da bu anlamda sorunluydu. Travmayı alışılmış insan deneyimi sınırları dışında olan şeyler olarak tanımlayarak kadınların ve çocukların alışılmış yaşam içerisindeki sorunlarını dışarıda bırakmışlardı. Halbuki sınırda uyum gösteren kişilerde travma zaten var olan yetersizlik duygusunu yüzeye çıkartarak ağır kişilik bozukluklarına ve bağımlılıklara yol açabiliyordu. Kadınlar ve çocuklar da bu yetersizlik duygusundan hemen her dönemde paylarına düşeni çokça aldılar. Kadının ve çocuğun gündelik yaşamı kapatıldıkları evin mahrem alan ilan edilmesiyle gizlenmişti. Oysa şiddetle mücadelenin birinci şartı, travmatik olayların tanınması ve açığa çıkmasıdır diyor Şahika Yüksel. Halbuki kültürler bize tam tersini söylüyor yüzyıllardır. Travma ve İyileşme’den devam ediyorum: Mahremiyet değerinin baş tacı edilişi bilinç için kuvvetli bir bariyer yarattı ve kadınları, kadınların yaşamlarını ve travmalarını görünmez hale getirdi. Kadınlar o mahrem alan içerisinde korku ve utançla susturulmuşlardı. Çünkü gizlilik ve sessizlik failin ilk savunma hattıdır. Şayet gizlilik başarılamazsa fail kurbanın inanılırlığına saldırır. Kurbanı sessiz kılamıyorsa dinlenmemesi için çalışır. Kuvvetli bir insan hakları hareketinin yokluğunda aktif tanıklık süreci kaçınılmaz olarak aktif unutma sürecine teslim olur. Bastırma, çözülme ve inkâr bireysel olduğu kadar sosyal bir fenomendir de. Şahika Yüksel şöyle söylüyor: Çok iyi biliyoruz ki travmatik deneyim çoğu zaman saldırgan ve mağdur arasındaki ikili ilişki değildir. Travmalar seyircilerini ve yaşandıkları toplumları da etkilerler. Dolayısıyla gündelik yaşamda travmanın görünür olması hem bireyin hem toplumun içindeki kötülüğü kabullenmesini ya da bu olaylara karşı bir duruş ortaya koymasını gerektirecekti. Hasta insanlar hasta bir kültürün ürünleridir ve ne bir insanın hasta olduğunu kabul etmesi ne de bir toplumun hasta insanlar ürettiği gerçeğini kabullenmesi çok kolay değildir.

Travma ve İyileşme’ye dönelim: Olaylar doğal afetler ya da tanrının işi olduğunda tanık olanlar kurbana sempati duymaya hazırdır. Fakat insan yapısı olduğunda tanıklar kurban ve fail arasındaki çatışmaya yakalanırlar. Bu çatışmada tarafsız kalmak ahlaken mümkün değildir. Seyirci kalanlar taraf tutmaya zorlanır. Failin tarafını tutmak çok caziptir çünkü fail görmezden gelmeyi kurban ise acının yükünün paylaşılmasını ister. Böylece yıllar boyunca sessizce faillerin tarafı tutuldu ve travma sonrası stres bozukluğu, arkasında yatan nedenlerden dolayı yok sayıldı. Tüm o yıllar boyunca otoriteler kadınları histerik hastalar, çocuklarıysa kötü yaratıklar olarak etiketledi. Çünkü en büyük travmaları bu iki grup yaşıyor ve dolayısıyla travma sonrası stres bozukluğunu çeşitli agresyonlar, davranış bozuklukları ya da bedensel hastalıklarla dışa vuruyorlardı. Yani şimdiki tanımıyla konversiyon bozukluğuyla.  Özellikle kız çocuklarının işi daha zordu çünkü makbul kadınlık sessiz kalmayı, öfkelenmemeyi ve her zaman güler yüzlü, anlayışlı, problem çözen taraf olmayı gerektiriyordu. Duygularının üzerini örtmek ya da yok saymak zorundaydılar. Aksi takdirde toplum tarafından dışlanacaklardı. Öteki taraftan kimse duygularından bahsetmediğinde de kişide kendisinde bir sorun olduğu duygusu ortaya çıkıyor ve kendi duygularını kendine bile itiraf etmeden hissetmesi gerektiğine inandırıldığı şekilde hissetmeye çalışıyordu. Ve böylece adı ister konversiyon bozukluğu ister histeri olsun kadınlar bir şekilde bedensel ve ruhsal olarak bu sıkıntıları yaşamak zorunda kaldılar. Çünkü Hissetmeleri gerekeni hissettiğine inanan ve kendilerine hissetmeyi yasakladıkları duyguları hissetmemek için ellerinden geleni yapan bireyler sonunda hastalanırlar diyor Travma ve İyileşme kitabında ve “Bilinçaltı duyulmak için ısrar eder, tekrarlar ve bir bakıma kapıyı kırar” diyor Seninle Başlamadı kitabında da. (Annie Rogers)

Böylece travmanın kavramsal varoluşunun tarihini bitirip bireydeki varoluşunun tarihine başlayalım; Travma sonrası stres bozukluğu aslında ruhun yanlış giden bir şeyler olduğuna dair attığı çığlıktır.1989 yılında Rundell ve arkadaşları zorlanmanın ağırlığı ile belirtilerin ağırlığı arasında doğrudan ilişki olduğunu ortaya koydu.

Yine Travma ve İyileşmeye dönersek, “Vahşete verilen olağan tepki onu akıldan çıkartıp atmaktır fakat vahşet doğası gereği gömülmeyi reddeder” diyor. Bu konuda yazılmış “Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri, Beden Kayıt Tutar, Vücudunuz Hayır Diyorsa, Beden Asla Yalan Söylemez” gibi pek çok kitap var.  Travma ve İyileşme’nin yazarı Herman da 1992’de travmatik deneyimlere bağlı gelişen hastalıkların tek tür olmadığını ve travma sonrası stres bozukluğu ile sınırlı olmadığını öne sürmüştür. Vahşet doğası gereği gömülmeyi reddeder cümlesi için Alice Miller da Beden Asla Yalan Söylemez kitabının girişinde o müthiş cümlesini yazar: Üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız.

Ailenin mahremiyeti, annenin kutsallığı ve ebeveyne saygı bariyerleri

Miller’ın da içinde yaşadığı 1970’lerde nevroz olarak adlandırılan davranış biçimlerinin travma sonrası stres bozukluğuna işaret edebileceği ve travmaların bazılarının aile kaynaklı çocukluk yaşantılarıyla ilişkili olduğu yavaş yavaş kabullenilmeye başlanmıştı. Fakat hala bu alanda çalışanların karşısında ailenin mahremiyeti, annenin kutsallığı ve ebeveyne saygı bariyerleri duruyordu ve hem toplumun hem de bireylerin aile içi istismar ve ihmali kabullenmesi çok kolay olmadı ve çocukluğu yok saymaya devam ettiler. Genel olarak acının inkârı ile ilgili yazan Alice Miller, bu inkarın bedende yol açtığı sorunları tartışmak üzere hazırladığı Beden asla yalan söylemez’deki bir alıntıda “çocukluk anılarının olmaması içinde ne olduğunu bilmediğiniz büyük bir sandığı sürüklemeye mahkûm olmaya benzer. Yaşlandıkça sandık ağırlaşır ve onu açmak için daha sabırsız hale gelirsiniz” (Jurek Becker) diyor. Seninle Başlamadı kitabı ise “Girmekten korktuğunuz mağara aradığınız hazineyi barındırır” (Joseph Campbell) diyerek bilinçli ya da bilinçsiz gömdüğümüz çocukluk anılarında neler yatabileceğine dair ipucu veriyor.

Beden Asla Yalan Söylemez’de yer alan vaka çalışmalarından yaptığım alıntılarda; Bir çocuk olarak bana verilen hasarlara karşı tepkilerimi öfke, kızgınlık, acı ve korku gibi tepkileri tamamıyla bastırmak zorunda kaldım çünkü bastırmasaydım cezalandırılacaktım. (…)  Anne ve babamı sevmem ve onlara hürmet etmem, yaptıkları her şeyi affetmem, onları anlamam, olumlu düşünmem ve unutmayı öğrenmem gerek. Istırabımı göstermemeliyim. (…) diyor Oysa Alice Miller bunlara şöyle karşı çıkıyor: Bedenimizin söylediklerini duymazdan gelirsek kendimizi sevemeyiz, sayamayız, anlayamayız. Makbul çocuklar olma konusunda gördüğümüz baskı, ihmal ve istismar yüzyıllar boyunca psikolojik ve bedensel sorunlara yol açtı. Çünkü Winnicot’un adaptatif çocuğu haline gelmek yani o sahte benliği geliştirmek bir sürü bastırma ve yabancılaşma gerektirir.

Bilim dünyası buna gözlerini kapatmayı bıraktığında daha çok dehşete düştükleri bir gerçeği keşfettiler.

Travma sadece bedenimizde ya da psikolojimizde yıkıma neden olmuyordu, yarattığı sonuçlar çocuklarımıza da aktarılıyordu. Miller Hayat Yolları kitabında İnsanların daha on beş yıl öncesine kadar inandıkları gibi dünyaya tam olgunlaşmış bir beyinle gelmiyoruz, beyinde hangi yetilerin gelişeceği ilk üç yılda yaşanan deneyimlere bağlıdır, diyor. Kitabın doksanlı yıllarda yazıldığını düşünürsek bu keşfin bile ne kadar yeni olduğunu anlayabiliriz. Fakat neyse ki epigenetik gelişiyor ve Hücre Biyoloğu Dr. Bruce Lipton, bunun insanı kurban olmaktan çıkartıp kendisinin efendisi haline getireceğini söylüyor. Bu alanda son yıllarda çok fazla araştırma yapılıyor. Meyve şekeri kokusuyla yapılan bir epigenetik deneyinde de korkunun fareler üzerinde kalıtımsal etkiye sahip olup olmayacağı araştırılıyor. Normal şartlarda meyve şekeri kokusunun fareler üzerinde herhangi bir etkisi yok. Fakat araştırmacılar kokuyu elektrik şokla birlikte verdiklerinde fareler hızla ondan uzak durmaları gerektiğini öğreniyor. Bu yıllardır farelerle deney yapan araştırmacılar açısından şaşırtıcı bir sonuç değil fakat deneye maruz kalan farelerin yavruları ve yavrularının yavruları da artık bu kokunun tehlikeli olduğunu biliyor. Onlarda da aynı nöron bağlantılarının var olduğunu keşfediyorlar ve bu yeni bir bilgi.

Psikolojik travmayı anlamak kişinin bireysel tarihini keşfetmesiyle başlar. “Hatırlamanın zorlaşması her şeyi unuttuğunuz anlamına gelmez. Hiçbir şey kaybolmaz sadece şekil değiştirir.” Diyor seninle başlamadı kitabı. Ve devam ediyor: Geçmiş asla ölmüş değildir, geçmiş, geçmiş bile değildir. (William Faulkner) Kitapta Nazi kamplarında ölüm tehdidi altında yaşamış olanların çocuklarının hatta torunlarının yaşadıkları travma belirtilerine dair örnekler de mevcut. Tehlikeyle birebir karşılaşmamış olmanız bunun sonuçlarını bedeninizde taşımadığınız anlamına gelmiyor. Travma, Bağlanma ve Aile Konstelasyonları kitabı, günümüze dek süren çalışmalar ışığında travma ve bağlanma teorisini birleştirerek genel bir ilke ortaya koyuyor: Travma yaşamış bir anne kaçınılmaz olarak travmatik yaşantısını herhangi bir biçimde çocuğuna aktaracaktır.

2000 li yıllara gelindiğinde artık çok net şekilde biliniyordu ki yalnızca bedensel hastalıklar değil duygusal bozukluklar da kalıtımsaldı. Bu yıllarda anne karnındaki yaşantı da insanın yaşam hikayesinin içine dahil edildi. Yani artık biliniyordu ki olduğumuz kişi sadece doğum sonrasında yaşadığımız çevreyle ilgili değil ebeveynlerimizin, onların ebeveynlerinin yaşadıklarıyla, annemizin gebelikte yaşadıklarıyla ve bizim tüm kişisel tarihimizle ilgiliydi. Çok nesilliliğin davranış biçimlerinin yol açtığı yaralamalar yoluyla olabileceği gibi genler yoluyla da olabildiğine dair ispat çalışmaları hala yoğun bir şekilde yapılıyor. Giderek travma ve sonrasında yarattıkları daha çok  aydınlığa kavuşuyor. Artık çocukların ve kadınların anlaşılmaz yaratıklar olmadığı, davranışlarının aile ağacından gelen travmaların, anne karnındaki ve çocukluk çağındaki yaşantılarının sonucunda şekillendiği biliniyor. Yani çok değil bir yirmi yıl öncesinde inanıldığı gibi sadece çocuk “anlamaya başladıktan” sonra şekillenmiyoruz beynimiz sürekli değişiyor. Köpek gibi büyütülmüş çocuk kitabının girişinde de “Hayvanlarla ilgili sayısız araştırma bebeklik döneminde yaşanan görünürde önemsiz olan stresin beynin mimarisi ve kimyası dolayısıyla da davranışların üstünde kalıcı bir etkisi olacağını göstermiştir.” Diyor ve kitabın devamında travmaların beyin üzerindeki etkisini anlatıyor.

Böyle söyleyince travma geçmişi olan birinin kaderinden kaçamayacağı ve bunu yaşam boyu sürüklemek zorunda kalacağı düşünülebilir fakat nedenleri farkına varıldığında travma sonrası stres bozukluğu semptomlarından kurtulmak mümkün.

Travma kaderiniz olmak zorunda değildir.

Kaplanı Uyandırmak kitabında travma kaderiniz olmak zorunda değildir. Diyor. Travma esnasında yaşananları peşindeki parstan kaçarken bir anda yıkılan bir antilobun yaşadıklarına benzetiyor Levine. Antilop sinir sistemindeki devinime dayanamaz ve bir anda yıkılır. Bu son hızla giden arabada bir anda frene basmak gibidir. Antilop ölü gibi görünmektedir fakat sinir sistemi hala aynı hızla koşmaktadır. Bu ani hız farkı bir türbülans yaratır. İşte bu türbülans travmanın yarattığı strestir ve bir şekilde boşaltılması gerekmektedir.  Bu enerji tortusu öylece çekip gitmez. Bedenin içine yerleşir ve bir yelpaze gibi genişleyen semptomlara neden olur Diyor kitap. Kaplan imgesi ise bir danışanı ile yaptığı seans esnasında ortaya çıkıyor. Enerjisini boşaltmayı bir türlü başaramayan danışanına bir anda panik halde üzerine koşan bir kaplan olduğunu söylüyor ve böyle bir drama yaratıyor. Bu korkuyla danışanında beklenen katharsis gerçekleşiyor. Bu olay sonrasında bu tetikleme anını kaplanı uyandırmak olarak adlandırıyor. Fren anını arayıp bulmak ve türbülans enerjisini boşaltmak yani kaplanı uyandırmak kitapta bize söylenene göre travmadan sıyrılmanın tek yolu. Travma ve anı kitabında bununla ilgili şu temel soruyu soruyor Levine: Anı bir hediye midir bir lanet mi? Anıları çok başlı bir canavara benzetiyor ve onlardan ne kadar kurtulmaya çabalasak, inkâr etsek ve sansürlesek de bu hatıralar bizi ısırmak, musallat olmak ve şekillendirmek için geri gelirler, diyor. Freud da zihnin unuttuğunu beden unutmaz ve buna teşekkür borçluyuz, demiş. Travmalardan sonuç çıkartmak insanın evrimsel sürecinin en önemli adımı aslında. Çünkü travmalarından öğrenmeyenler ölmeye mahkûm oldular. Ölümcül derecede korkutucu olan şeyleri hayatta kalabilmek için aklımızda tutmak zorundayız fakat bunu yaparken türbülansın sinir sisteminde biriktirdiği o enerjiden kurtulmak gerekiyor ki yola devam edebilelim. Travma sonrası kişinin yoluna eskisi gibi devam etmesi zordur; anda takılıp kalmak, sürekli tetikte olmak ya da duygusal ilgisizlik gibi davranış biçimleri geliştirebilir.

Travma anından sonra şu üç dönem geçiriliyor: Birinci dönemde kişi yaşadıklarına yabancılaşıyor ve sanki başkasının başından geçiyormuş gibi izliyor ve dolayısıyla yaşanması gereken anksiyete tam olarak yaşanamıyor. Mesela 1972 de Florida’da gerçekleşen bir uçak kazasında sağ kalanlar kurtarma ekipleri gelene kadar bir arada oturmuş ve gündelik hayattan, mesleklerinden konuşarak sohbet etmiş hatta oyalanmak için şarkılar söylemişlerdir. İkinci aşamada şok sonrası edilginlik dönemi başlıyor. Kişi çocukluğun edilginliğine ve bağımlı haline geri dönüyor. İçinde bulunduğu durumla baş edememenin çaresizliğiyle kendisine verilen talimatları edilgin bir biçimde yerine getiriyor ve yardım taleplerini bir çocuk gibi minnettar bir şekilde kabul ediyor. Üçüncü aşama olan toparlanma döneminde sürekli travmadan bahsetmeye ve kendini koruyamayanları -bazen de kendini suçlamaya ve anksiyete belirtileri vermeye başlıyor. Bu süreç normal her insan için geçerli olan bir süreç ve travmadan sürekli bahsetmek etkisinin yumuşatılması ve uyum sağlayabilmek adına işleyen bir savunma mekanizmasıdır. Kişi artık başka biri olma yolundadır. Olaydan önceki kişi olamaz ve yeni biri olabilmek için eskisinin ölmesi gerekir. Bu dönemde yas ve çöküntü normaldir. Bu yeni durum benimsenmediği sürece uyum zorlaşır. Bundan dolayı da gerçek dışı teselliler ya da yüzleşmekten kaçınma yerine kabullenmek ve konuşmak önemlidir.

Mağaraya girmek ve hazineyi bulmak, dans eden bir yıldız doğurmak gibi tanımlar çok romantik olsa da gerçekte yüzleşmeyi ve iyileşinceye kadar orayla uğraşmayı kabul etmek demektir.

Travma ve İyileşme kitabında yer alan bir vakada mağdurun travma hakkında söylemi şu şekilde: “Dünyanın nasıl işlediği ve ne kadar güvende olduğum hakkındaki kesin yargılarım değişti.”

Bu kesin yargılar, ilkbakım deneyimiyle belirlenir. İlkbakım, insanların dünyayla ilişkilerini belirler. Bu ilişkinin dinamikleri kişinin hayatın devamlılığına, doğanın düzenine ve ilahi düzene inancının dayanağıdır. Dünyadaki güvenlik algısı ilkbakıcı ilişkisinde kazanılır ve kişi dünyaya bu ilişki içerisinde adapte olur. Travmatik olaylar insanın bu adaptasyonunu alt üst eder. Başka bir deyişle yıkılır ve yeniden yapılırız. Ama bu süreç çok kolay değildir elbette. Rezistans adı verilen direnç buna çoğu zaman meydan okur. Tedavi bu yaşantıların ve size yaptıklarının ortaya dökülmesini sağlamaya çalışırken rezistans savunma mekanizmanızı korumaya çalışır. Travma ve İyileşme kitabında; Olayı inkâr etme isteğiyle onu yüksek sesle ilan etme isteği arasındaki çatışma psikolojik travmanın merkezi diyalektiğidir diyor. İnkâr da en bilindik savunma mekanizmalarından biri. Olayın inkâr edilmesinden vazgeçilmesi ve sağaltımın gerçekleştirilmesi sonucunda travmatik olay başlı başına bir düşman olarak kalsa da travma kavramı dostunuz olur. Çünkü bu semptomlar ters giden bir şey olduğunu ve oraya bakmanız, orayı iyileştirmeniz gerektiğini ve kendinizi korumanız gereken bir şey olduğunu söyler. Bunları hallettiğinizde de içsel devriminiz gerçekleşir. Yeni ve daha güçlü biri olursunuz. Nietzsche “Dans eden bir yıldız doğurabilmesi için insanın içinde kaos olmalıdır” der. Ve yine o klişe sözünü de ekleyeceğim: Sizi öldürmeyen şey sizi güçlendirir.

İlkbakım adaptasyonunda elde edilen değerli olma duygusunun yeniden yaratılması ve kırılmaların onarılması ile travmanın üstesinden gelinir. Fakat aslında bu da iki uçlu bir sorundur. Acına, kederine, sahipsiz yaralarına olan uzaklığın partnerine olan uzaklığındır diyor Seninle Başlamadı kitabı. (Stephen and Ondrea Levine) Bir yandan o ilkbakım deneyimindeki güveni yeniden kurmayı ararken bir yandan dağılan güvenlik duygusu nedeniyle yalnızlık aranır. Yani bir yandan iyileşmek için ilişkilere ihtiyacınız varken diğer yandan kimseyle ilişki kurmak istemezsiniz.

Mağaraya girmek ve hazineyi bulmak, dans eden bir yıldız doğurmak gibi tanımlar çok romantik olsa da gerçekte yüzleşmeyi ve iyileşinceye kadar orayla uğraşmayı kabul etmek demektir. Buna gönüllü olmak da çok zordur. Kuvvetle ayağa kalkmak gibi kitaplar size travmatik deneyimlerinizle yüzleşmenizi, derslerinizi almanızı ve sonra daha güçlü biri olarak yürümeye devam etmenizi telkin eder. Orta nokta pis bir yerdir fakat aynı zamanda sihrin gerçekleştiği yerdir, der mesela Brene Brown. Fakat bu sürecin nasıl devam edeceğini önceden kestirebilmek de yüzleşmeyi kabul etmek kadar hatta belki daha da zordur. Dolayısıyla mağaraya girip kaplanı uyandırmak ve türbülans enerjisini boşaltıp bir yıldız doğurmak yüksek riskler içerir.

Profesyonel bir yardım olmaksızın böyle bir işe kalkışmak istenmeyen sonuçlara neden olabilir. Bu süreç mutlaka travma konusunda uzmanlığı olan kişilerle yürütülmelidir.

  • Judith Herman – Travma ve İyileşme
  • Alice Miller – Beden Asla Yalan Söylemez
  • Alice Miller – Hayat Yolları
  • Franz Ruppert – Travma, Bağlanma ve Aile Konstelasyonları
  • Bruce D. Perry – Maia Szalavitz – Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk
  • Peter A. Levine – Travma ve Anı
  • Peter A. Levine – Kaplanı Uyandırmak
  • Brene Brown – Kuvvetle Ayağa Kalkmak
  • Engin Geçtan – Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar
  • Sigmund Freud – The Aetiology of Hysteria
  • Jeffrey Moussaieff Masson – The Complete Letters of Sigmund Freud to Wilhelm Fliess, 1887-1904