Ebeveynlerin ipe sapa gelmez davranışları olan oğlan çocuklarıyla ilgili sondan bir önceki ümidi, onların evlenince -muhtemelen evliliğin getireceği sorumlulukların altına girince demektir bu- düzelecekleridir. (Sonuncusu -maalesef- bir çocuğu olmasıdır ki bu inanca artık yeni kurulan ailenin neferi olan karısı da eklenmiştir.) Oğlan çocukları evlenince bir evin direği sayılacağından bir direkten beklenecek davranışları göstermelidir. Ümit bu yöndedir. Sabah erkenden çıkıp evine ekmek getirmeli, sağa sola bakmamalı, ipsiz sapsız arkadaşlarıyla bağlarını kopartmalı, tek düşüncesi ve isteği imza yoluyla kurulmuş olan mukaddes aile bağının korunması olmalıdır. Bir insanın bir imza ile değişebilmesi ihtimali nedense terapi ile değişebilmesi ihtimalinden daha mantıklı görünür ailelere. Ve bu tabii ki yalnızca oğlan çocukları için geçerlidir.

Hiçbir kız çocuğu ‘evlenince düzelir’ denilerek -ya da böyle düşünülerek- aile evinde serbest bırakılmaz, taşkınlığı hoş görülmez. Hatta evleninceye kadar -başka bir erkek tarafından koruma altına alınıncaya kadar- evin babası tarafından korunması gereken namusu nedeniyle ‘evlenince yaparsın’ denilerek taşkın davranışlarının önüne geçilir ve oğlan çocuğunun aksine bu davranışlarının -veya isteklerinin- ‘evlenince düzelmesi’ değil ‘evlenince yapılması’ beklenir. Kız çocuğuna, isteklerine -davranışlarına- karşılık (arkadaşlarıyla dışarı çıkmak, ruj sürmek, saçını boyatmak falan gibi gündelik, basit şeyler bile olabilir bunlar) ‘evlenince yapması’ yani bir anlamda ailenin babasını değil evlendiği adamı ‘katil etmesi’ söylenir. -Çünkü bilirsiniz ki kadınlar katledilmez, birilerini katil ederler ve bu aile birliğinin bozulmasından daha önemsiz bir detaydır.-

İmzanın -ya da başka herhangi bir nesnenin- istek ve davranışları, hiç varolmamışlarcasına ortadan kaldırması mümkün değildir. Bir imzaya -ya da başka herhangi bir şeye- sihirli değnekmiş gibi davranmak onu gerçekte sihirli bir hale getirmez. Hayatının bir noktasına kadar isteklerini bastırmış bir insan ve hayatının bir noktasından sonra bastırmak zorunda kalacak bir insanın, bir deftere atacağı imzanın huzurlu, mutlu, ikisinin de doyum sağlayacağı bir bağ oluşturması bu nedenle mümkün değildir.

John Gottman der ki; Mutlu ilişki sürdürmeyi başaran çiftler, birbirlerinin umutlarını ve isteklerini destekleyen, birlikteliklerini ortak bir amaç üzerine beraberce inşa eden çiftlerdir.

Oysa toplumun (ve gelin ve damadın ebeveynlerinin- hatta bazen gelin ve/ veya damadın da) evlilikle ilgili beklentilerinin içerisinde bunların hiçbiri yoktur. Toplumun yüce aile birliğinden beklentisi, olası sapmaları engellemesi, tarafları kabul edilebilir davranışlar içerisinde tutması -ve elbette üremesidir-. Hal böyle olunca bireyin keşfinden sonra yavaş yavaş değişen ‘evlilik bağının’ ne olduğu konusunda toplum ve bireyin uzlaşmaya varma ihtimali oldukça düşüktür. Gerçek bir evliliğin imza yoluyla değil çiftlerin arasındaki bağ yoluyla oluşabileceğinin anlaşılması da.

Geçmişte evlilik terimiyle; birbirine son derece yabancı -ve tanımaya hiç de gönüllü olmayan- iki insanın aynı evin içerisinde, çocukların varlığı yoluyla -ve sebebiyle- sürdürebildiği paylaşımsız, ekonomik ve işlevsel bağlar dışında herhangi bir bağ içermeyen bir oluşum tarif edilmekteyken şimdilerde beklenti bunun çok dışındadır – olmalıdır da-. Eşlerin birbirlerinden rakibi ya da düşmanı gibi bahsetmesi, birbirinin dedikodusunu yapıyor olması geçmişte bireyler arasındaki bağda bir sorun olduğunu düşündürmek şöyle dursun normal sayılırken yeni nesil evliliklerde dostluk ve şefkat dili ön plandadır.-olmalıdır-

Değişen her şeyde olduğu gibi evliliğin anlamı ve biçimi üzerindeki yorumlarda da değişime ayak uyduranlar ve değişime karşı koyanlar olarak iki taraf oluşmuş; evliliği imza yoluyla oluşan ve içerisinde her ne yaşanırsa yaşansın korunması gereken bir oluşum olarak görenler ile bir sevgi bağının oluşturduğu imzalı birliktelik olarak görenler kutuplaşmıştır. Dolayısıyla kutsal evlilik bağının, gerçekte ortada nasıl bir bağ olduğunun sorgulanması toplumda tabu haline gelmeye başlamıştır.

Evlenince düzelmesi gereken erkeklerin rehabilite merkezi olması beklenen evler ve rehabilitasyon uzmanı olması beklenen fakat hayatını, hayallerini, yapabileceklerini evlenme sonrasına ertelemiş kadınların tarafları olduğu ve oluşması gereken asıl bağın (sevgi, dostluk, şefkatli iletişim) imza sonrasına bırakıldığı -ya da hiç konu edilmediği- evlilikler ne bireylere ne topluma istediğini verebilir. Böyle bir bağın kutsanması ve gerçekte kutsal olan insanın hiçe sayılması devam ettikçe, bu tür evlilikler yeniden yaratıldıkça boşanmaların nedeni üzerinde kafa patlatmaya ve hiç de konuyla alakası yokken kadının eğitimini ve ekonomik anlamda güçlenişini suçlamaya devam edeceğiz. Oysa kutsal olan evlilik bağı değil o bağı oluşturanlar yani bireyler olarak görüldüğü zaman evlilik soyut bir şey olmaktan çıkar ve somut, iyileştirilebilir bir şey haline gelir. Evlilik kişileri iyileştiremez. Kişiler evliliği -ilişkiyi- iyileştirebilir.

Virginia Satir ile bitireyim öyleyse; Birinden alabileceğin en büyük hediyenin onun tarafından görülmek, duyulmak, anlaşılmak ve dokunulmak olduğuna inanıyorum. Verebileceğim en büyük hediye ise başka birini görmek, duymak, anlamak ve dokunmak. Bu olduğu zaman ilişki kurduğumu hissediyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s