‘Beden Olumlama’ tanımını duydunuz mu daha önce bilmiyorum. Kişinin sahip olduğu beden ve görünüşü sevmesi, beden görüntüsüyle birlikte kendisiyle barışması ana fikrinin oluşturduğu bu hareket, insanın olduğu kişiye değer verebilmesine imkan tanıyan gayet pozitif bir hareket olarak başladı. Ve her hareket gibi bir süre sonra yanlış anlayanların, anlamaya çalışmadan kulaktan dolma bilgilerle sahiplenmeye çalışanların, çok fazla sahiplenip bir çeşit faşizme dönüştürenlerin katkısıyla çok farklı şekillere büründü. Bir noktada organ seviciliğe (fetişizm diyeceğim bundan sonrasında) evrildi bir ayağı da. Erkeklerde bir beden yokmuş ve beden olumlama fikrine sadece kadınların ihtiyacı varmışçasına kadınlara mal edilmeye başlandı. Kaçınılmaz olarak rahim fetişizmine dönüştü buradan kopan bir ucu da. Kadın grupları toplanıp bir rahimleri olduğuna sevinmeye falan başladılar. Benim rahmim varken de tuhaf bulduğum bu kadınlığını rahim üzerinden olumlama konusu (zira biliyorsunuz trans kadınlar da kadın), rahmim ameliyatla çıkartıldıktan sonra iyice gözüme batmaya başladı. Çünkü bu ‘böyle değilsen bizden değilsin’ konusu ezelden beri en sinirlendiğim şeydir. Grup oluşturmak otomatik olarak bir karşı grup oluşturmaktır zira. Kadınlar içinde de gruplar oluşturuldukça her grup kendi karşı grubunu oluşturdu. Anne olan- olmayan, rahmi olan- olmayan, doğuran- doğurmayan, emziren- emzirmeyen, çalışan- çalışmayan, doğal ebeveynler- davranışçılar…. Gruplar büyüdükçe küçülüyoruz. ‘Biz’lerden biri olmayan ve kapının dışında kalanlar sayıca azalıyor. Ortada bir ‘kadın’ grubu kalmıyor. Ama kadın azınlıkları ortak(?) bir mücadele yürütmeye çalışıyor: Kadın haklarını korumak.

Birkaç gündür Hazal Kaya ile başlayan ve sonra Larissa Gacemer ile devam eden bir tartışmayı izliyorum. Hazal Kaya, hayattaki duruşu ile çok sevdiğim bir kadın. İyi ki ünlü olmuş da tanımışım diye düşündüğüm bir insan. Hakkında konuşulacak pek çok güzel şey varken anneliği ile gündemde olmasına tepki olarak söylediğini düşündüğüm sözleri nedeniyle kendisi üzerinden anneliği kutsama yarışına giren kadınlarla baş etmeye çalışıyorken, doğurmamak kendi seçimi olmamasına rağmen insanlar tarafından eleştirilmesine isyan eden Larissa Gacemer bu gündemi onunla paylaşmaya başladı. İki kadın üzerinden dönen tartışmalar ve bu tartışmalar esnasında söylenen sözler benim son on yılına dahil ve şahit olduğum bir mücadelede ‘bir arpa boyu mu yol gidilemedi’ şaşkınlığına ve ümitsizliğine düşmeme yol açtı.

Çok zaman önce ‘Bir kadının anne oldum diye mutlu olmasının içinde yaşadığı dünyada olanları ve çocuğunu zerre kadar önemsememesinden ya da cehaletinden başka bir sebebi olamaz’ diye yazmıştım. O zamanlar daha böyle küresel krizlerimiz de yoktu üstelik.

Canlıların üreme isteği, türün devamlılığı gibi içgüdüsel bir nedene dayanan bir istek. Bu istek kimi beyin yapılarında daha fazla olurken kimilerinde beynin bu bölgesindeki yapılanma nedeniyle daha az olabiliyor. Beynin bir bölgesinin farklı gelişmiş olması sizi ebeveyn olma-olmama kararınızda yönlendiriyor. Hasbel kader toplum baskısı nedeniyle ya da kendi bilinçsizliğiniz nedeniyle falan da bir çocuğunuz olursa bakım verme konusunda diğerleri kadar istekli olmuyorsunuz. Dolayısıyla bunun bedeninizin diğer kısımlarıyla -mesela hangi biyolojik cinsiyetin organını taşıdığınızla ya da kendinizi hangi cinsiyette hissettiğinizle- ilgisi yok. Bu nedenle anne olmamak bir kadını daha az kadın, baba olmamak bir erkeği daha az erkek yapAmaz.

Larissa Gacemer’in ‘kocam beni böyle kabul etti’ açıklamasının arkasındaki ‘biliyorum, toplum gözünde eksik bir kadınım’ iması çok üzücü. Anne olmama durumuyla ilgili açıklama yapmak zorunda kalması çok sinir bozucu. Bunun başkalarını neden ilgilendirdiği ise anlaşılamaz bir durum.

Bizler ‘kapının dışında kalan’ kadınlarız. Hepimizin kendimize dair eksiklerimiz(?) var. Larissa doğuramıyor. Hazal doğurmuş olsa da anneliği kutsamıyor. Ben doğurdum ama rahmim yok. Şunun rahmi var ama doğurmamayı tercih etmiş. Biri doğurmuş fakat emzirmemiş. Biri evlat edinmiş. Biri çalışıyor. Biri erkek cinsiyetiyle doğmuş ama ruhsal olarak kadın. Biri erkek olarak doğmuş sonra ait hissettiği bedene kavuşmuş. Birimiz öyle. Birimiz böyle. Hepimizde bir ‘ama’, bir ‘eksik’. Kapının arkasında da kadın olmayı hak eden rahimli, çocuklu, memelerinden süt fışkıran, kendini çocuklarına adamış, ruhen ve bedenen kadın olan şanslılar var. Ve konuşmak en çok onların hakkı. Biz kendimizi önce onlara kabul ettirmek zorundayız. Kadınlık onayımızı aldıktan sonra belki kadın hakları için mücadeleye vaktimiz kalır.

 

Bahsi geçen yazımı okumak isterseniz http://birannedogdu.blogspot.com/2015/01/anne-olmak-meselesi.html?m=1 

Kapının Dışında Bırakılan Kadınlar” için bir yorum

  1. Rahmi olan ve memesinden süt fışkıran bir kadın olarak söylüyorum ki hepiniz benden daha kadınsınız bence 🙂 kalbim aklım sevgi dolu ama bakım vermekten bir gram hoşlanmıyorum, bu beni ne kadar kadın yapıyor bilmiyorum açıkçası. Neden kendimizi birilerine onaylatmak zorundayız ve neden ortalıkta fikir beyan etme yetkisine sahip otorite olduğuna karar vermiş insanlar var onu da bilmiyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s