Çocuklarımız, hiçbirimizin yaşamadığı hatta yaşanabileceğinin ihtimalini bile düşünmediği bir şeyi yaşıyorlar: Devlet eliyle okulsuzluk.

Okulsuzluğu pek çoğumuz hayatımızın bir döneminde hayal ettik. Ben de çocuklarının okula başlayacağı dönemden çok çok (çoook) önce iyi (?) bir okul aramaya, aradığını bulamadıkça karamsarlığa kapılıp başka bir okul düşlemeye başlayan o ebeveyn grubunun bir üyesiydim. Çocuklarım çok küçüktü ve ben çok acemiydim. Şu anda bu konuya farklı bakıyorum ancak o dönem yaşadıklarım ve hissettiklerim nedeniyle neden öyle düşünüldüğünü de anlayabiliyorum. Çocuğun kontrol edemeyeceğin bir mekanizmaya teslim edilmesi fikri korkutucu. Geçireceği zihinsel dönüşümleri tahmin edememek korkutucu. Alabileceği ruhsal ve bedensel yaraları öngörememek korkutucu. Böyle düşünüyor ve hasarı en aza indirebilecek okulu arıyordum. Sonra da hiç okula gitmemesini düşlemeye başladım.

Şu anda çocuklar okula gitmiyor. En son iki buçuk ay önce okul formasını giyip servislerine bindiler ve fiziksel bir okula gittiler. Bunun için ebeveynleri ceza almıyor. Hatta evden öğrenim devlet eliyle destekleniyor. Bu çoğumuzun rüyasının gerçek olması gibi.

Ben çocuklarımın evde olmasından dolayı çok mutluyum. Günlerini, maruz kalacalarını kendilerinin seçebilmelerinden ve programlayabilmelerinden, okuldan çok oyuna vakit ayırabilmelerinden ve güvende olduklarını bilmekten dolayı çok mutluyum. Elbette onlar da öyle. Keyfimiz bu kadar yerindeyen okul konusunda fikrim (belki de çocuklarımın gittiği okul nedeniyle) yüzde yüz değişmiş olduğu için okuldan uzak olmalarından dolayı huzursuzluk duyuyorum.

Okulun İşlevi

Amerikalı Sosyolog Talcott Parsons, okulun sosyal yaşamın bir kopyası olduğunu ve çocukların toplumsal kuralları burada öğrendiklerini söyler.

Okul öğrenim işleviyle, bireyin hayatını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu bilgiye ulaşmasına olanak sağlamasıyla birlikte eğitim işleviyle de davranış ve düşüncelerini inşa etmesine olanak sağlar. Okulun derslerden oluşan açık müfredatı yanında toplumsal kuralları içeren bir gizli müfredatı da bulunur. Çocuk ‘diğerlerini’ okulda öğrenir. Diğer insanları, diğer yaşamları, diğer fikirleri, diğer davranış biçimlerini okulda görür ve ben bunu çok önemsediğim için okulsuzluk fikrinden yıllar sonra fersah fersah uzağa düşmüşken okulsuzluk hayalim gerçekleşti. (Okulsuzluk fikrinden fersah fersah uzağa düşmüştüm çünkü biri ortaokulu biri ilkokulu yarılamış olan iki çocuğumun üzerinde okulun etkisini gözlemleme şansım oldu. Baştan kabul ediyorum, ayrıcalıklı azınlık kısmından konuşuyorum: Seçtiğimiz ve sevdiğimiz okulda okuyan, mutlu öğrencileri olan azınlık. Dolayısıyla genelleme değil, çıkarımlarımı yazıyorum.)

Okul, sanayi toplumuna işçi yetiştirmek ve çocukların var olan işçilerin ayaklarının altından çekilmeleri için yaratılmıştı. İlk hedefi belirli programlara uyabilen, sabahın kör vakti yollara düşüp tıpkı fabrikada çalışan ebeveynleri gibi kendilerine verilen saatlerde mola alıp sonra olmaları gereken yere, ‘işlerinin’ başına dönen, toplu halde yemek yiyen, sıraya giren ve ‘mesaisi bittiğinde’ eve dönen çocukların ‘düzene alışmasını’ sağlamaktı. Çocuklar bu esnada okuma yazma gibi bilgileri öğrenme, tarihini öğrenerek iyi bir yurttaş olma gibi vazifelerini de yerine getiriyor ve gelecekteki ‘sınıflarına’ dahil olabilmek için yetişiyorlardı. Okul fikrinin bu programlama kısmı en nefret ettiğim kısmı olabilir. Öğrenme kısmındaki çocuğun bilgi bombardımanına tutulması ve sınavlar mı daha nefretlik, programlama kısmı mı, karar veremediğim için ‘olabilir’ diyorum.

Fikir İnşası ve Davranış Geliştirme

Çocuk, ‘ne’ olduğunu ailesinden, ‘ne’ olmadığını diğerlerinden öğrenir. Bu nedenle ‘olmadığı’ insanlarla karşılaşması, onlar karşısında olduğu kişiyi değerlendirmesi ve anlaması, onlara karşı bir tutum ve empati geliştirmesi okulda olur. Siz ailesi olarak ne yaparsanız yapın çocuğa bunu veremezsiniz. Onlarca farklı aileden, farklı hikayeden, farklı düşünceden çocuğu aynı ortamda birbirleriyle ilişki kurmak adına bir araya getiremezsiniz zira yetişkinler (bazen farkında olmasalar da) kendilerine benzeyenlerden oluşan komünler kurarlar. Dolayısıyla ortak paydaları dışındaki insanlar dışarıda kalır ve çocuk genellikle okul dışında bir ortamda bu dışarıda kalanlarla -kendi sosyal çevresi oluşuncaya kadar- bir araya gelemez. (Ve genellikle mecbur kalacağı üniversite, askerlik ya da iş yaşamı gibi kendi seçemediği sosyal çevreler dışında yetişkin olduğunda da bu diğerleri ile bir araya gelmez.) Bu seçicilik de bir süre sonra seçkinciliğe dönüşebilir.

Beni okulsuzluk fikrinden uzaklaştıran da çocuklarımın, okul fikrinde yer alan otoriteden ve yetişkin (öğretmen, okul müdürü vs) baskısından uzak olmaları nedeniyle bu baskılarla savaşmak yerine akranlarıyla olan bağ ve ile iletişimlerine, bunun onlar üzerindeki etkisine odaklanabilmem oldu. İnsanların okul konusunda odaklandığı üç nokta var: Çocukların akademik başarısı, öğretmenlerin çocuklara karşı tutumu ve akran ilişkileri. Akademik başarı öyle büyük bir alanı kaplıyor ki öğretmen ve akranlar geride kalan küçük bir kısmı paylaşıyor. Ve burada da öğretmenler akranlardan büyükçe bir pay alıyor. Akranlar, kendilerine kalan bu küçük payda çocuğun ders çalışmasını engelleyen ya da onu yoldan çıkartıp öğretmenlerin gözünden düşüren gereksiz varlıklar olarak yer alıyor. Bu büyük gölgeler odak noktanızdan kalktığında ise başka bir şey görüyorsunuz: Bağ ve ilişkileri. İşte çocuğun ‘biri olabilme’ noktası da tam olarak burası. Merhameti, saygıyı, geri çekilmeyi, zarar vermeden rekabet etmeyi, öfkeyi ifade etmeyi, sevmeyi, sevmediğine sınır koymayı, dinlemeyi, konuşmayı, öncelemeyi, değerlendirmeyi, duyduklarını tartmayı, kendi değerleri ile başkasının değerleri arasında kalmayı, gaza gelmeyi, gaza getirmeyi, bu gazlama çabasında direnmeyi, iradeyi ve binlerce şeyi bu ilişkilerden öğreniyor. Eğer bir melek olduğunuzu düşünmüyorsanız çocuğunuzun fikir ve davranışlarınızla sizin kopyanız olmasını istemezsiniz sanırım. Ya da sizin öğrettiğiniz her şeyin evrenin tek gerçeği olduğunu düşünmüyorsanız.

Okulsuzluk rüyamın gerçekleşemeyeceğini fark ettiğim dönemde madem bunu yapamıyoruz öyleyse sosyo-ekonomik olarak bizimle aynı seviyedeki insanların olduğu bir ortamda, bu ebeveynlerin çocuklarıyla okusunlar diye tutturmuştum. Şimdi bu fikrimden ölesiye tiksiniyorum. Kendimi dünyadaki tüm eşitsizliklere karşı olan bir insan olarak tanımlarken kendime eşit gördüklerimden oluşan bir çerçeve çizmeye ve diğerlerini bunun dışında bırakmaya çabalayan örtük önyargılarım beni dehşete düşürüyor çünkü. Neyse ki ‘eşitlerimizden’ oluşan okulda akademik başarı hırsı ve öğretmen zorbalığı ile boyumuzun ölçüsünü hızlıca aldıktan sonra yelpazesinde her türlü eşitsizliğin olduğu bir okula geçti ve eşitsizliği deneyimleyerek ‘diğerlerinin’ farkına vardı çocuklarım. Kendilerinden daha avantajlı ya da dezavantajlı olanlarla bir arada olmayı, onlarla ilişki kurmayı, katlanmayı ya da sınır koymayı öğrendiler. Ve ben de onların bu ilişkilerini gözlemleyerek okulsuzluk rüyamın temelindeki fikirlerden birinin ne kadar dehşet verici olduğunu öğrendim.

Bana şu anda komik gelen de bir zamanlar çok inanarak savunduğum ve bu uğurda İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna taşındığımız bir fikrin saçmalığına bugün bir o kadar inanıyor olmam. O gün çok inandığım bir şeyin çocuklarımın yaşamını etkilememiş olmasından dolayı çok memnunum bu nedenle. İşte bu yüzden benim/bizim inandıklarım(ız), savunduklarım(ız) dışında bir hayat olduğunu deneyimlemeleri için okuldaki akran ilişkilerini çok önemsiyorum. Uzaktan eğitimin de tek kötü yanı bence -şimdilik- bu.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s