Geçtiğimiz yıllarda Facebook’ta ‘Yeni Gelinlerin Tatlı Telaşı’ isimli bir sayfa açılmıştı. Sonrasında daha önce hiç maruz kalmadığımız bir kesimin davranış biçimlerini görmeye başladık: Yeni evlenmiş olan genç kadınlar, (çok) pembe ve (çok) fistolu, (çok) fırfırlı, (çok) peluşlu evlerinde, kocişlerine hazırladıkları sunumlarla o kadar mutluydular ki yaşamları gerçekten bir evcilik oyununa benziyordu. Sürekli temizlik yapıp evin bir yerlerini süsleyerek, aşk yazılı tabaklarla zeytin sunumlu kahvaltılar hazırlayarak, ‘kocişi getirir gelini pişirir’ tabelası önündeki ocaklarda çorba pişirerek insan nasıl bu kadar mutlu olabilir, bu bir tür mutluluk tiyatrosu mu bir türlü akıl erdiremedim.

Uzunca bir süre ve merakla izledim bu sayfayı. Elbet bir yerde hayatın bu olmadığının farkına varacak ve ne yaptıklarını sorgulamaya başlayacaklar diye düşünüyordum ancak ben bir süre sonra bıktığımda onlar hala en az kurdeleyle en fazla süs nasıl yapılır, onu tartışıyorlardı.

Bunları bir kesimi küçümsemek için yazmıyorum. Zaten beni tanıyanlar bilir ki insanları yargılamak ya da küçümsemek tercih edeceğim bir şey değildir. Ancak davranış biçimleri üzerinde çok fazla düşünürüm. Bu sayfa da bu nedenle bu kadar ilgimi çekmişti zaten. İnsanın nasıl başka bir insanın hayatında yaşamaktan bu denli zevk alabileceği, kendine ait bir yaşamı elinin tersi ile nasıl itebileceği ve olabileceği pek çok şey varken neden gerçek bir rol değil de bir yan rolü hevesle oynayabileceğini çok merak etmiştim. Bir evi süpürürken ya da ocakta bir çorba kaynatırken ortaya bir kişilik koymanıza gerek yoktur zira. Kendi değerinizi düğününüzde takılan altınlar -yani başkalarının biçmiş olduğu değer üzerinden- tanımlarken, diğerlerinden hiçbir farkı olmayan bir evi döşerken, birinin ‘getirdiğini’ pişirirken… İki yetişkin insanın evli olmasından başka bir şey var gibiydi o yaşamların içinde. Hepsinin küçük farklar dışında birbirinin neredeyse aynı olması mı bu kadar etkiledi beni bilmiyorum. Ama epeyce kafamı kurcaladı.

Kuklanın İpleri ve Seçmekten Kurtulma Mutluluğu

Bir süre sonra John Gray’ın ‘Kuklanın Ruhu’ kitabında ‘Özfarkındalığın özgür yaşamın önünde bir engel oabileceği’ iddiasını okuyup ne demek istemiş olabileceğini düşünürken aklıma düştü bu davranış biçimleri. Başkası tarafından yönetilmenin özgürlüğün tek yolu olduğunu anlatır kitabın bir bölümü. Der ki; Özgürlük insanların seçme yükü altında ezilmeyecekleri bir durum olabilir ancak. Zannettiğimiz üzere tercih yapabilmenin gerçek özgürlük olmayabileceğini tartışır. Zira seçmek sıkıntı verir ve özgürlüğün düşüncesi içerisindeki mutlak mutlulukla çelişir. İnsanın tercih yapmanın sıkıntısından kurtulmak için kendi adına kararların verildiği bir yaşamı tercih edebileceği fikrini ilk kez algıma düşüren ve bir türlü cevabını bulamadığım o sorunun yanıtını veren de bu kitap oldu. Modern hayatın ‘karar alma yorgunluğu’ denen illetinden kaçmanın konforlu bir yolu olabilir miydi bu yaşam biçimi? Bence sıkıcı görünüyor ama ilk anda geleceğe dair kaygınızın olmaması ve bütün önemli kararların zaten sizin adınıza alınmış olduğu bir yaşamda bir şey düşünmek zorunda kalmadan yaşamak insanın kulağına biraz hoş da gelmiyor değil. Öyle değil mi?

Colette Dowling de Sindrella Kompleksi isimli kitabında çağdaş kadının bağımsızlık korkusunu ele alıyor. Kitap bağımlı yetiştirilen küçük kızın bağımsız olma korkusu üzerinden kadının aslında içten içe çaresiz bir biçimde bağımlılığı isteyen yapısını, kendi başarısına bu korku nedeniyle ket vuruşunu anlatıyor. Ancak yazarın kitabın girişinde ‘bakılmanın’ kendisine verdiği huzuru anlatırken çizdiği profil tam olarak yazının girişinde bahsettiğim ve karşılaştığım dönemde bir türlü anlam veremediğimi söylediğim davranış biçiminin tanımı gibi. İlk eşinden ayrıldıktan sonra kendisine ve iki çocuğuna bir süre kendisi baktığı -bakabildiği- halde yeniden hayatına bir erkeğin girmesiyle -kendine bakma- seçeneğini hayatından nasıl hızla çıkarttığından, gelecek kaygısı duymadan yaşamanın onu nasıl cezbettiğinden ve faturalarını ödemeye yetebilecek kapasitesi olduğunun farkında olduğu halde onun işine dönmek yerine kızının odasındaki halıya uygun perde dikmekle nasıl oyalandığından, sevgilisinin evin giderlerine katılmadığı konusundaki eleştirisinin onu nasıl incittiğinden dürüstçe bahsediyor. Kitabın arka kapağında ‘Yalnız olmaktan nefret ediyorum. Keseli hayvanlar gibi bir başkasının derisinin altında yaşamak isterdim. Emniyette olmayı, sıcak, bakılıp gözetiliyor olmayı, havadan hatta yaşamdan daha çok istiyorum.’ diyor. Kitabın genelinde neden bir kadının bunları istediğini tartışıyor zaten. Küçük kız çocuğu böyle büyütüldüğü içi kadınların hayatının sorumluluğunu almayı neden kangurunun kesesinde geçirmeyi tercih edebildiğini.

Aradığım yanıtları bulmuş olmanın rahatlığı var üzerimde. Ve bir de bunların aydınlattığı zihnimle, yetiştirdiğim çocukların düşünceleri üzerinde ve kendi hayatım üzerinde yapabileceğim değişikliğin ümidi.

Çocukların kendilerine yetebilme kapasitelerini geliştirerek büyümeleri ve hayatlarının sorumluluğunu alabilmeleri değerli. Kız da olsalar oğlan da olsalar.

Bu hayat benim. Bu beden benim. Bu karar benim diyebilmeleri ve asıl önemlisi gerçekten bunların, kendilerinin olması.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s